17 Şubat 2018 Cumartesi

BAKARA SURESİ MEALİ (30- 66. AYETLER)

                                           BAKARA SURESİ (30-66)

30- Bir zaman Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde, başkasının yerine geçecek olan birisini yerleştireceğim" (7) dedi. (Melekler) Dediler ki, "Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak  olanı mı yerleştireceksin?", oysa biz seni överek tesbih etmekte, senin şanını gereği gibi yüceltmekteyiz. (Allah), "Muhakkak ki ben sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi.

31- Ve Ademe isimlerin hepsini öğretti, sonra o (isimlere sahip ola)nları meleklere arz ederek, "Eğer doğru söyleyenler iseniz, bana bunların isimlerini haber verin"  dedi.

32- (Melekler), "Sen her türlü eksik ve kusurdan uzaksın, biz de senin öğrettiğinden başka bir bilgi yoktur, muhakkak ki sen bilen ve hükmünde isabetli karar verensin" dediler.

 33- (Allah), "Ey Adem onlara bunların isimlerini haber ver" dedi. (Adem) onlara isimleri haber verdiğinde, (Allah) "Ben size göklerin ve yerin saklı ve gizlisini ben bilirim, açığa vurduklarınızı ve sakladıklarınızı da ben bilirim dememiş miydim?"  dedi.

34- Bir zaman meleklere "Ademe secde edin" demiştik, bütün melekler secde ettiler. Ancak İblis (secde etme emrini yerine getirmekten) uzak durdu ve büyüklendi, böylece inkar edenlerden oldu.

35- Ve (Adem ile eşine) dedik ki, "Ey Adem, sen ve eşin bu bahçede yerleş, ve (ikiniz) o bahçenin dilediğiniz yerinde (olan ağaçların meyvelerinden) serbestçe bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın,(eğer ona yaklaşırsanız) yanlış hareket yapmış olursunuz".

36- Şeytan (kandırmak sureti ile) ikisinin ayağını oradan kaydırdı. İçinde bulundukları bahçeden ikisini çıkardı. Ve, "Birbirinize düşman olarak inin oradan, (bundan sonra) yeryüzünde sizin için belirli bir vakte kadar yerleşim ve faydalanma vardır" dedik. 

37- Adem (hatasından geri dönmek için) Rabbinden kelimeler aldı (o kelimelerle tevbe etti), bunun üzerine Rabbi onun tevbesini kabul etti. Muhakkak o tevbeyi kabul eden merhametli olandır.

38- "İnin oradan hepiniz, size benden bir yol gösterici klavuz gelecek olur da, kim benim klavuzumun gösterdiği yola tabi olursa,onlara korku yoktur, ve onlar üzüntü duymayacaklardır" dedik.

39- Ayetlerimizi inkar edip yalanlayanlar, işte onlar ateşin ayrılmaz bir parçası olacaklar, ve onlar ateşte ölümsüzlük görmemek üzere kalacaklardır.

40- Ey İsrailoğulları, (Firavun'un zulmünden kurtarmak sureti ile) size karşı yaptığım iyiliğimi hatırlayın. Bana verdiğiniz söze riayet edin ki, bende size verdiğim söze riayet edeyim, ve ancak benden korkun.

41- Beraberinizde olanı onaylayıcı olarak indirdiğime iman edin. Onu inkar edenlerin öncüsü olmayın. Ayetlerimi az bir değere satmayın, ve ancak benden sakının.

42- Size gelen doğru ve gerçek haberleri, yanlış ve sahte haberler ile örmeyin. Bildiğiniz halde doğru ve gerçekleri gizlemeyin.

43- Allah'ın sizin üzerinize yüklediği her türlü kulluk bilincini diri ve ayakta tutun, ve (ihtiyaç sahiplerinin hakkı olan) zekatı verin, (Allah'a karşı) itaatkar olanlarla birlikte itaatınızı yerine getirin (8) .

44- Okuduğunuz kitap iyilik ve doğruluğu sizlere de emrediyor iken, siz kendiniz iyi ve doğru olmayı unutarak, (başka) insanlara mı iyi ve doğru olmayı emrediyorsunuz?, siz hiç aklınızı kullanmıyacakmısınız?.


45- Sabır ve kulluk bilincinizi ayakta tutmak sureti ile (Allah'tan) yardım isteyin. Muhakkak bu (sorumlulukları ayakta tutabilmek) itaatkar olanlardan başkasına ağır gelir.

46- Onlar ki, Rablerine kavuşacaklarını ve (dünya hayatlarında yaptıklarının karşılığını almak için) ona döneceklerini kesin olarak bilirler.

47- Ey İsrailoğulları, üzerinizdeki (Firavun'un zulmünden kurtarmak sureti ile yaptığım) iyiliğimi, ve sizi Firavun ve ordusuna karşı üstün kıldığımı (9) hatırlayın.

48- Hiç kimsenin başka bir kimse yerine ceza çekmeyeceği, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, ve kimsenin yardım görmeyecekleri günden sakının.

49- Bir zaman, oğullarınızı boğazlamak, kadınlarınızı sağ bırakmak sureti ile size azabın kötüsünü reva görmek çabası içinde olan Firavun ordusundan (10) sizi kurtarmıştık. Başınıza gelen bu olay size Rabbinizden gelen şiddetli yıpratıcı bir deneme idi. 

50- Bir zaman sizin için denizi yardık, böylelikle sizi (Firavun ordusundan) kurtardık. Firavun ordusunu ise gözleriniz göre göre boğduk.

51- Bir zaman Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra Musa'nın arkasından siz, (Samıri tarafından yapılan) buzağıyı (ilah) edinerek yanlış hareket etmiştiniz.

52- Sonra bu yaptığınız yanlışın arkasından şükretmeniz için sizi affettik.

53- Bir zaman Musa'ya, doğru yolu bulmanız için hak ile batılın arasını ayıran kitabı verdik.

54- Bir zaman Musa kavmine, "Ey kavmim şüphesiz buzağıyı (ilah olarak) benimsemek sureti ile kendinize yanlış yaptınız. Bundan dolayı yaratanınıza tevbe edin, tevbe etmeyenlerizi öldürün (11). Böyle yapmanız yaratanınız katında hayırlıdır" dedi. Allah tevbenizi kabul etti, muhakkak o tevbeyi kabul eden merhametli olandır.

55- Bir zaman Musa'ya,  "Ey Musa Allah'ı apaçık görünceye kadar sana asla iman etmeyeceğiz"
demiştiniz de, (bu isteğinizden ötürü) gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı.

56- (Allah'ı görmek istemenizden ötürü uğradığınız) yıldırım çarpmasının verdiği baygınlığın etkisinden, şükretmeniz için sizi yine ayağa kaldırmıştık (12).

57- (Güneşin yakıcılığından koruması için) bulutu üzerinize gölge yaptık. Kudret helvası ve Bıldırcın ihsan ettik. Size rızık olarak verdiğimiz bu güzel ve hoş şeylerden yiyin (dedik). (Verdiğimiz bunca ihsana karşılık şükretmek yerine nankörlük etmeyi seçtiklerinde) yaptıkları yanlış bize değil, kendilerine karşı yaptıkları bir yanlış oldu.


58- Bir zaman, "Şu şehre girin, oranın nimetlerinden serbestçe bol bol faydalanın, şehrin kapısından girerken kibir ve gurur göstermeden Allah'a teslim olmuş olarak girin, şehirde günahlardan kaçınmak sureti ile yaşayın, biz de günahlarınızı bağışlayalım (13).Şehirde emrimize uygun bir hayat sürenlere(14) nimetlerimizi artırırız" dedik.

 59- Fakat kendilerine emrettiğimiz yaşam tarzına uyacaklarına dair söz verdikten sonra, sözlerini değiştirmek sureti ile, başka yaşam tarzları belirleyerek yanlış yapanların üzerine, yaptıkları yanlışa karşılık olarak, şehrin nimetlerinin kısıtlanmasına sebep olan felaketler indirdik (15).

60- Bir zaman Musa kavminin su ihtiyacını temin etmek istemişti. Ona, "Asanı kayalığa vur" dedik. Bunun üzerine on iki gözeden su fışkırdı (16). Kavminin on iki kola ayrılmış olan insanları, su içecekleri yeri bildi. Allah'ın size verdiği rızık olarak (çıkan suyun yetiştirdiklerinden) yiyin ve için, bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.

61- Bir zaman, "Ey Musa, biz her gün (Kudret helvası ve Bıldırcın gibi) aynı yiyecekleri yemeye asla tahammül edemeyiz, Rabbine bizim için dua et de toprakta yetişen sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan (gibi yiyecekler) çıkarsın" demiştiniz. (Musa bu isteğinize karşılık size), "Daha hayırlı olan (özgürlüğü), daha aşağı olan (esaret, soykırım ve zulüm) ile mi değiştirmek istiyorsunuz?. (Esaret, soykırım ve zulüm gördüğünüz) Mısır'a geri dönün orada bu istediklerinizi bulabilirsiniz" Dedi. (Yaptıkları bu nankörlüğün ve tembelliğin karşılığı olarak) onlar aşağılık ve fakir hale düşerek, düşmanlarının esareti altında yaşamaya mahkum ve Allah'ın gazabına layık bir duruma düştüler. Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlar, nebileri haklı bir gerekçeye dayanmadan öldürüyorlardı.

62- (Muhammed'e) iman edenler, Yahudi, Hristiyan ve Sabii olanlardan her kim, Allah'a ve ahiret gününe iman ederek, (yeryüzünde) bozgunculuğu önleyici amellerde bulunursa, onların bu amellerinin karşılıkları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, ve onlar üzüntü duymayacaklardır.

63- Bir zaman Tur dağını üzerinize yükselterek, size verdiğimiz kitaba sıkıca yapışın, onda bulunan (emir ve yasak) ları hatırınızdan çıkarmayan bir hayat sürün, bu şekilde azaptan korunabilirsiniz (diye) sizinle sözleşme yapmıştık.

64- Sonra siz bizimle yaptığınız bu sözleşmeye (aykırı hareket ederek) yüz çevirdiniz. Allah'ın sizin üzerinizde lütfu ve bağışlaması olmasaydı, bu yaptığınızdan ötürü büyük bir zarara uğrardınız.

65- And olsun içinizden olan bir topluluğa, Cumartesi günü balık avlama yasağını çiğnemelerinden ötürü, "Aşağılık maymun olun" diyerek lanetlediğimizi bilmektesiniz

66- Onları böyle bir söz ile lanetlememiz, onları gören ve sonradan gelenler için bir aynı hatayı yapmaktan vazgeçirmek, kendisini azaptan korumak isteyenler için öğüt olsun diyedir.



Dipnotlar:

7- 30 ayette geçen Halifeten kelimesine, Başkasının yerine geçmek anlamını verme sebebimiz için bakınız Yunus s. 14-73, Araf s. 69- 74. Bu ayetlerde geçen kelime, helak edilenlerin yerine geçenler için kullanılmaktadır. Helak edilen kavimler ile ilgili ayetlere dikkat ettiğimizde, helakı hak eden toplumların yerine, başka toplumlar geçmiştir.

8- Ayet içinde geçen Rüku kelimesi namaz içinde yerine getirdiğimiz şekilsel bir ibadet olup, bunun anlamı secde gibi Allah'a olan itaatımızın bir göstergesi olduğu için kelimenin anlamını çeviriye yansıtmaya çalıştık.

9- 47. ayette geçen El Alemine kelimesine Firavun ve ordusu şeklinde anlam verme sebebimiz, bu kelimenin anlamını konu bütünlüğü içinde bulmasından dolayıdır. 49. 50. ayetlerde hatırlatılan bu üstünlüğün Firavun ve ordusuna karşı olduğu görülmektedir.

10- Ali Fir'avne kelimesine Firavun Ordusu anlamı verme sebebimiz, 50. ayette suda boğulanların Firavun ordusu olmasındandır.

11- 54. ayete böyle bir anlam verme gerekçemiz, ayet içinde geçen Faktülü (öldürün) kelimesinin, Kur'an içinde geçtiği hiç bir ayette mecazi anlamda kullanılmamış olmasıdır. Hakiki anlamı dikkate alınarak verilen bir mealde Kendinizi öldürün olarak ortaya çıkan anlamın düşük olması bizi, bazı tefsirlerde geçen yorumları dikkate almaya yönelterek, mecazi bir anlam vermememize, ve tevbe edenlerin tevbe etmeyenleri öldürmesi gerektiği şeklinde bir anlam vermeye yöneltmiştir.

12- 56. ayete böyle bir anlam verme gerekçemiz; Ayet için geçen Ba's ve Mevt kelimelerinin sözlük karşılığı dirilmek ve ölmek olsa da, bu kelimelere hakiki anlamlarını vermenin yol açacağı bazı müşkiller, bizi bu kelimelerin mecaz anlamlarını kullanmaya sevk etmiştir.

13- 58. ayete böyle bir anlam verme gerekçemiz; Secde ederek girilmesi emrinin şehrin kapısından bildiğimiz anlamda bir secde yapılarak girilmesi değil, secde kelimesinin ihtiva ettiği anlamın hayata yansıtılarak şehre girilmesidir. Ayrıca Hıttatün kelimesini lafzen tekrarlamak değil, o kelimenin anlamının hayata yansıtılarak şehirde yaşanması gerektiğini düşündüğümüz için böyle bir anlamı tercih ettik.

14- El Muhsinine kelimesine, Şehirde emrimize uygun bir hayat sürenlere şeklinde bir anlam verme gerekçemiz; Kelimenin ifade ettiği anlamın ayet içinde geçen emirler ile yakından alakalı olması, yani Allah'ın şehirde yaşamak için belirlediği kurallara uyanların El Muhsinine olarak isimlendirmesindendir.

15- 58. ve 59. ayetlere böyle bir anlam verme gerekçemiz; Nahl s. 112.- 114. ayetlerini dikkate almamızdır. Nahl suresindeki ayetlerde belirli bir şehri değil, hangi şehir olursa olsun Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük yapan halkların aynı şekilde karşılık alacağı anlatılmaktadır. Sünnetullah olan bu karşılık Bakara s. 58. ve 59. ayetlerde de karşımıza çıkmaktadır.

16- Musa (a.s) ın asası ile su çıkartması asanın sihirli bir değnek haline gelmesi yolu ile değil, asanın sembolize ettiği yönetim gücünü kavmi üzerinde kullanarak onlarla birlikte su çıkarmak için çalışması anlamındadır.

15 Şubat 2018 Perşembe

Bakara s. 61. Ayeti: Tek Çeşit Yemeğe Katlanamayan İsrailoğulları'nın Karşılaştığı Toplumsal Yasanın Bize Dönük Mesajı üzerine

Bakara s. içinde geçen bazı ayetlerde, Firavun zulmünden kurtulan İsrailoğulları'nın yaşadıkları hayattan bazı kesitler sunulmaktadır. Kur'an içinde İsrailoğulları ile ilgili olarak yapılan bu anlatımlar, sadece tarihi bir olayı anlatmayı değil, toplumsal yasaların yeryüzünde nasıl işlediğini canlı örnekler olarak görmemizi ve ibret almamızı amaçlamaktadır.

Bakara s. 61. ayetinde İsrailoğulları'nın tek çeşit yemeğe dayanamayacaklarını Musa (a.s) a şikayet ederek, ondan başka yiyecekler vermesi için Allah'a dua etmesini istediklerini, bu isteklerinin sonucunda onların ZİLLET ve MESKENET olarak beyan edilen bir duruma düştüklerini görmekteyiz. Onların düştükleri bu durumun dikkatlice irdelenmesi, aynı zamanda biz Müslümanların bugün içinde bulunduğu durumun sebebinin de ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Çünkü İsrailoğulları'nın düştüğü durum, SÜNNETULLAH olarak bildiğimiz, Allah'ın yeryüzüne koyduğu değişmez toplumsal yasaların bir sonucu olup, bu yasalar sadece özel bir toplum için değil, bütün toplumlar için geçerlidir. 

İsrailoğulları'nın Firavun zulmünden kurtulduktan sonra yerleştiği coğrafyanın nasıl olduğunu yine Bakara suresi içindeki ayetlerinden öğrenmek mümkündür.

----Bakara s. 57- (Güneşin yakıcılığından koruması için) bulutu üzerinize gölge yaptık. Kudret helvası ve Bıldırcın ikram ettik. Size rızık olarak verdiğimiz bu güzel ve hoş şeylerden yiyin (dedik). (Verdiğimiz bunca ikrama karşılık şükretmek yerine nankörlük etmeyi seçtiklerinde) yaptıkları yanlış bize değil, kendilerine karşı yaptıkları bir yanlış oldu.

----Bakara s. 60- Bir zaman Musa kavminin su ihtiyacını temin etmek istemişti. Ona, "Asanı kayalığa vurdedik. Bunun üzerine on iki gözeden su fışkırdı. Kavminin on iki kola ayrılmış olan insanları su içecekleri yeri bildi. Allah'ın size verdiği rızık olarak (çıkan suyun yetiştirdiklerinden) yiyin ve için, bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın.

Bu ayetleri dikkate aldığımızda, İsrailoğulları'nın yerleştiği topraklar, güneşin yakıcı sıcağının bol, ve suyun kıt olduğu bir konuma sahiptir. 

Bakara s. 60. ayetinde İsrailoğulları'nın suya nasıl kavuştuğu anlatılmakta, bu kavuşmalarının ise, Musa (a.s) ın asasını kayalara vurması neticesinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır. İlk bakışta asanın sihirli bir değnek vazifesi gördüğü gibi bir anlayış ortaya çıksa da, asanın sembolik anlamını dikkate aldığımızda, su arayışının bir gayret ve çalışma neticesinde olduğu anlaşılabilir şöyle ki;

Asa olarak bildiğimiz obje, herkesin malumunca yönetim sahiplerinin elinde bulunmakta ve onların gücüün temsil etmektedir. Musa (a.s) bulunduğu toplumun lideri olması nedeniyle toplumunu su bulmak için yönlendirmekte, su arayışı için onların çalışmasını sağlamaktadır. Bu durumu dikkate aldığımızda, suyun bulunmasının Musa (a.s) ın liderliğinde o toplumun bireylerinin su için toprağı kazmaları neticesinde olduğu anlaşılacaktır.

Suyun kıt olduğu bir zamanda buldukları Men ve Selva olarak isimlendirilen yiyeceklere ilaveten, suyun bol olduğu topraklarda yetişen sebzeleri yetiştirebilme imkanına kavuşan İsrailoğulları, bu imkanı kullanmak yerine tembellik ederek, bu yiyecekleri kendilerine Allah'ın vermesini istemekle toplumsal bir yasanın üzerlerinde işlemesine sebep olmanın adımını atmaktadırlar.

----Bakara s. 61- Bir zaman, "Ey Musa, biz her gün (Kudret helvası ve Bıldırcın gibi) aynı yiyecekleri yemeye asla tahammül edemeyiz, Rabbine bizim için dua et de toprakta yetişen sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan (gibi yiyecekler) çıkarsın" demiştiniz. (Musa bu isteğinize karşılık size), "Daha hayırlı olan (özgürlüğü), daha aşağı olan (esaret, soykırım ve zulüm) ile mi değiştirmek istiyorsunuz?. (Esaret, soykırım ve zulüm gördüğünüz) Mısır'a geri dönün orada bu istediklerinizi bulabilirsiniz" Dedi. (Yaptıkları bu nankörlüğün ve tembelliğin karşılığı olarak) onlar aşağılık ve fakir hale düşerek, düşmanlarının esareti altında yaşamaya mahkum ve Allah'ın gazabına layık bir duruma düştüler. Çünkü onlar Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlar, nebileri haklı bir gerekçeye dayanmadan öldürüyorlardı.

Halbuki asıl yapmaları gereken şey, toprağı gereği gibi ekip biçmek sureti ile istedikleri yiyecekleri kendilerinin yetişmeleri iken, bunu yapmayarak tembellik etmeleri ve bu isteklerinin Allah tarafından karşılanmasını istemeleri, onların Allah'ı haşa IRGAT olarak görerek, büyük bir hata işlemelerine sebep olmuştur.

Allah (c.c) yeryüzüne koyduğu yasa, toprağın ekip biçilerek insanların yiyeceklerini kendilerinin temin etmeleridir. Allah (c.c) sadece bu iş için gerekli olan suyu onlara gökten indirmek sureti ile yardım eder. Kendisi inerek kulları için asla ırgatlık yapmaz. Misal gerekirse, unu yağı şekeri kullarının önüne koyar, helva yapmalarını onlardan ister, kendisi kulları için helva yapmaz. 

İsrailoğullarının yaşadığı bu olay sadece tarihte geçmiş yaşanmış bitmiş olay olarak bizlere anlatıldığı sanılıyor ise, Kur'an'ın yaşanan hayatlara dair olan mesajı gereğince anlaşılmamış olacaktır. Kur'an bizlere böyle bir olayı anlatmakla zımnen, "Sizler de böyle yapmayın Allah'ı ırgat ve yanaşma olarak görmeyin, onun size sunduğu imkanları kullanarak çalışın gayret edin bu yolla başarıya ulaşın" demektedir.

Bizler bu olayı okuyarak şöyle bir mesajı çıkarmak, ve bu mesajı hayatımız ile ilgili bütün durumlarda uygulamak zorundayız.

Allah (c.c), içinde bulunduğumuz bazı sıkıntılı durumlardan kurtulmamız için, çalışmayı ve gayret etmeyi şart koşmuştur. Sadece el açıp kuru kuru dua etmek, içinde bulunduğumuz sıkıntılardan kurtulmamız için yeterli değildir. Öncelikle Fiili Dua olarak niteleyebileceğimiz çalışmak ve gayret etmek, sonrasında ise Kavli Dua yapılmalıdır.


                                 "Tarih"i  "tekerrür"  diye tarif ediyorlar;
                                  Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi? 
                                                                                      Mehmet Akif Ersoy

Fiili duayı terk ederek sadece kavli duaya yönelmenin karşılığı Kur'an içinde ZİLLET ve MESKENET olarak bildirilmektedir. Bugün biz Müslümanların düştüğü durumun nedenlerine dikkat ettiğimizde, geçmişte tembellik ederek Allah'ı ırgat olarak gören İsrailoğulları'nın düştüğü durumun nedenlerinin aynısının yattığını görebiliriz.

Yine Mehmet Akif Ersoy'un şu dizeleri içinde bulunduğumuz içler acısı durumu veciz biçimde anlatmaktadır;

“Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!(… hizmetçin iken)
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfesidir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak! (Senin işlerini yapan Allah değil mi…)
Onun hazîne-i in´âmı kendi veznendir!(Onun nimetler hazinesi senin veznendir)
Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek! (… kâfirleri yerle bir edecek)
Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:
” Yetiş!” de kendisi gelsin, ya Hızr´ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O´na âid: Lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdir-i veznen O; (….. veznedarın O)
Alış seninse de, mes´ûl olan verişten O;
Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı O. (Aile doktoru, …)
Ya sen nesin? Mütevekkîl! Yutulmaz artık bu!Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu?
Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
Utanmadan da tevekkül diyor bu cür´ete… Ha?
Kur'an eğer iman edenlerin hayatlarını yönlendiren bir kitap olarak görülse idi, bizden önceki nesillerin başlarına gelen olaylar masal olarak değil, ibretli yaşam gerçekleri olarak görülür, ve ona göre bir yol haritası çizilebilirdi. Fakat öyle olmamış, Kur'an raflara çıkarılmış belirli gün ve gecelerde hayata dair ne söylediği umursanmayacak bir kitap haline düşürülmüştür.

Bugün Müslümanların bir çoğu, içinde bulunduğu sıkıntılı durumlardan kurtulmanın yolunun Allah'ın bir ırgat ve yanaşma gibi görülen bir kişi mesabesine konulmasından geçtiğini zannederek, yattığı yerden ona emretmektedir. Kalın kalın dua kitaplarını, cüppeli sakallı din baronlarının sırlı, zırhlı, meşhur dualar olarak söylediği duaları okumak maalesef hiç bir fayda sağlamamakta, sadece bu kitapları basanlar için maddi bir sömürü aracı olmaktadır.

İçinde bulunduğumuz zillet ve meskenet durumundan kurtulmanın yolu, Sünnetullah denilen toplumsal yasaların bütün kişi ve toplumlar üzerinde eşit olarak işlediğinin, kimliğimizin Müslüman olmasının bizlere, Allah katında torpilli kul muamelesi yapılmasını gerektirmediğinin bilinmesi, atılacak adımların ilki olmalıdır.

Sonuç olarak;  
ZİLLET ve MESKENET olarak beyan edilen sosyal, siyasal, iktisadi, askeri ve ekonomik yönden zayıf duruma düşmek, kişi ve toplumların yaptığı yanlışların sonucu olup, dün İsrailoğulları üzerinde işleyen yasalar, bugün biz Müslümanlar üzerinde işlemektedir. İçinde bulunduğumuz sıkıntı ve ihtiyaçlarımızın giderilmesinin yolu, o sıkıntıların giderilmesi yolunda adımlar atmaktan başka değildir. Adım atmadan sadece oturduğumuz yerden Allah'ın yardımını talep etmek, beyhude bir yorgunluktan başka bir şeye yaramayacaktır.

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


12 Şubat 2018 Pazartesi

Bakara s. 55. 56. Ayetleri: İsrailoğulları Allah'ı Görmek İsteyince Öldürüldükten Sonra Diriltildiler mi?

Bakara suresi içinde geçen İsrailoğulları ile ilgili anlatımlarda, onların Allah'ı açıkça görmek istedikleri, ve bu istekleri sonucunda başlarına gelenler anlatılmaktadır. Yazımızda onların bu istekleri sonucunda başlarına gelen olayın anlatıldığı ayetlerde geçen bazı kelimeler üzerinde durarak, o kelimelerin anlamını tespit etmeye çalışacağız.

وَإِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسَىٰ لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتَّىٰ نَرَى اللَّهَ جَهْرَةً فَأَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَأَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Arapça orjinal metinlerini verdiğimiz ayetler, Bakara s. 55. ve 56. ayetleri olup, Türkçe meallerde bu ayetler, ağırlıklı olarak şu şekilde anlamlandırılmaktadır.

[002.055] Hani bir zamanlar «Ey Musa biz Allah'ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.» demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız

[002.056] Ölümünüzden sonra, şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.

Bu ayetleri okuduğumuz zaman, Musa (a.s) dan kendilerine Allah'ı göstermelerini isteyen İsrailoğullarının öldüğü, ölümlerinin ardından yeniden diriltildiği anlaşılmaktadır. Fakat bir çok kimsenin aklına bu ölüm ve yeniden dirilmenin gerçek anlamda bir ölüm ve yeniden diriliş mi, yoksa mecazi anlamda bir ölüm ve diriliş mi olduğu sorusu takılmakta, ve bu sorunun cevabı aranmaktadır.

Öncelikle Kur'an içinde geçen bir kelime veya anlatımın mecaza hamledilebilmesi için, o kelime veya anlatılan olayın hakiki anlama sahip bir kelime veya olay olmasında bir takım soru işaretleri ve problemler olması gerekmektedir ki, kelime veya olay hakiki anlama değil, mecazi anlama hamledilebilsin. Yani Kur'an içindeki bir kelime veya olayın ilk anlamı, hakiki bir anlama sahip olmasıdır. 

Öncelikle 55. ayet içinde geçen ve İsrailoğullarının Allah'ı görmek istemelerinin sonucunda karşılaştıkları olayı anlatan Essaika kelimesi üzerinde durulması ve bu kelimenin Kur'an içindeki anlam alanının dikkate alınması gerektiğini düşünmekteyiz.

Saika; Bir nesnenin yere düşmesi sonucunda ortaya çıkan ses anlamına gelmektedir. Saikanın sonucu ortaya çıkan 1- Azap, 2- Ölüm, 3- Ateş, 4- baygınlık, bu kelimenin Kur'an içinde geçtiği ayetlerde görülebilir.

[039.068] Sûr'a üfürüldü; böylece Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde olanlar çarpılıp-yıkılıverdi(fesaika). Sonra bir daha ona üfürüldü, artık onlar ayağa kalkmış durumda gözetiyorlar.

[052.045]  Öyleyse sen onları kendisinde (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları (yus'ekune)günlerine kavuşuncaya kadar bırak.

[004.153] Ehl-i kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa'dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, «Bize Allah'ı apaçık göster» demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı(essaikatü).Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Musa'ya apaçık delil (ve yetki) verdik.

[041.013] Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki: «İşte sizi, Ad ve Semud'un başına gelen yıldırıma(essaikatü) benzer bir azap ile uyardım.»

[041.017] Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı(essaikatü) onları çarptı.

[051.044] Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım(essaikatü) çarptı.

[002.019] Bir kısmı da, karanlıklarda, gök gürlemeleri ve şimşek arasında gökten boşanan sağanağa tutulup, yıldırımlardan(essevaika) ölmek korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkayan kimseye benzer.

[013.013] O'nu, gök gürlemesi hamd ile, melekler de korkularından tesbih ederler. Onlar pek kuvvetli olan Allah hakkında çekişirken, O, yıldırımları(essevaika)  gönderir de onlarla dilediğini çarpar.

[007.143] Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: «Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım» dedi. Allah: «Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de Beni göreceksin» buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü(saikan); ayağa kalkınca «Yarabbi, münezzehsin, Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim» dedi.

Araf s. 143. ayetinde Bakara suresinde geçen olayın bir benzeri geçmektedir. Bakara suresinde geçen olayda Allah'ı görmek isteyenler İsrailoğulları iken, Araf s. 143. ayetinde ise Musa (a.s) dır. Ayetlerde geçen ortak kelime Saika olup, bu kelimenin Bakara s. 56. ayetinde hangi anlama gelebileceğini, Araf s. 143. ayetinden anlamak mümkündür.

Araf s. 143. ayetinde Allah'ı görmek isteyen Musa (a.s) ın başına gelen olayın ardından gelen Felemma efaka (ayağa kalkınca) kelimesi, Bakara s. 55. ayetinde geçen Essaika kelimesinin Ölmek anlamına gelemeyeceğini göstermektedir. Bu kelime, yürüyen bir kimse için kullanılan bir kelime olup, saikanın baygınlık geçirmek şeklinde bir anlamına geldiğini göstermektedir.

Kur'an'da Mevt kelimesinin geçtiği geçtiği her yerde kelimenin hakiki anlamda kullanılmayarak, mecazi anlamda kullanılmış olduğunu da dikkate almak gerekmektedir.

[002.243] Binlerce kişinin memleketlerinden ölüm korkusuyla çıktıklarını görmedin mi? Allah onlara «Ölün» dedi. Sonra onları diriltti. Allah insanlara bol nimet verir, fakat insanların çoğu şükretmezler.

[002.164] Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgarları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır.

Bakara s. 56. ayetinde geçen Bease kelimesi; Bir şeyi kaldırmak, harekete geçirmek ve göndermek anlamına gelmektedir. Kelimenin ölümden sonra yeniden diriliş anlamına gelen kullanımları olsa da, geçtiği bütün ayetlerde bu anlama geldiğini söylemek mümkün değildir. 

[018.012] Sonra da iki guruptan hangisinin kaldıkları müddeti daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları uyandırdık (baasnahüm).

[006.060] Geceleyin sizi ölü gibi uyutan, gündüzün yaptıklarınızı bilen, mukadder olan hayat süreniz doluncaya kadar gündüzleri sizi tekrar kaldıran(yeb'asüküm)  O'dur. Sonra dönüşünüz O'nadır, işlediklerinizi size bildirecektir.

Bakara s. 55. ayetinde geçen Essaika kelimesinin ölüm değil, baygınlık anlamına gelmiş olmasının daha muhtemel olduğunu, Araf s. 143. ayetinde aynı durumun Musa (a.s) ın başından geçtikten sonraki halinin anlatıldığı Efaka kelimesini dikkate alarak anlamak mümkündür.

Bakara s. 56. ayetinde geçen ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ cümlesini anlayabilmek daha da kolaylaşacaktır. İsrailoğullarının Allah'ı görmek istemelerinin karşılığı olan Essaika kelimesi ile ifade edilen durumlarının,  hakiki anlamda bir ölüm olmadığı anlaşılmaktadır. Öyleyse onların bu durumlarını Baygınlık veya Derin uyku hali olarak ifade etmek mümkündür. Bease kelimesini ise bu halden uyanmak olarak anladığımızda, ilgili ayetleri anlamak ve meal vermek daha kolaylaşacaktır.

Tetkik etme imkanı bulduğumuz Türkçe meallerde Bakara s. 56. ayetine bu doğrultuda anlam verenler bulunmaktadır. Bakara s. 55. ve 56. ayetleri için bizim yapmaya çalıştığımız ayet meali şöyledir;

Bakara s. 55- Bir zaman Musa'ya,  "Ey Musa Allah'ı apaçık görünceye kadar sana asla iman etmeyeceğiz" demiştiniz de,(bu isteğinizden ötürü) gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı.

Bakara s. 56- (Allah'ı görmek istemenizden dolayı uğradığınız) yıldırım çarpmasının verdiği baygınlığın etkisinden şükretmeniz için, sizi yine ayağa kaldırmıştık.


Sonuç olarak;Kur'an içinde bulunan kelimelerin ilk anlamlarının hakiki anlam olması asıl olandır. Ancak bazı durumlarda hakiki anlam yerine mecaz anlama da gelebilecek kelimeler bulunmaktadır. Bu kelimelerin mecaz olarak anlaşılma gereği, o kelimelerin hakiki anlam kazandıklarında bazı problemlerin ortaya çıkmasıdır. 

Yazımıza konu etmeye çalıştığımız Bakara s. 55. ve 56. ayetlerinde geçen ve İsrailoğullarının Allah'ı görmek istemelerinin sonucunda başlarına gelen olayın ölüm ve diriliş olarak anlatılması, ilgili ayetler içinde bu kelimelerin hakiki anlama hamledilmesinin getirebileceği bazı müşkiller gözönüne alınarak, bu kelimelerin mecazi olarak anlaşılmasının daha doğru bir yaklaşım olacağını düşünmekteyiz.

                                             EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

9 Şubat 2018 Cuma

BAKARA SURESİ MEALİ (1-29 Ayetleri)

                                                                BAKARA SURESİ

1- Elif, Lam, Mim.

2- Resulün sizi uyardığı, konuştuğunuz dilin harflerinin meydana getirdiği kelime ve cümlelerden oluşan sözler (1) şüphe barındırmaz. Kendisini azaptan korumak isteyen kimseler için bir klavuzdur.

3- O kimseler ki, görmedikleri halde (Allah'a) iman ederler (2), Allah'ın kendilerine kulluk adına yüklediği her türlü sorumluluğu diri tutar ve ayağa kaldırır, yerine getirirler (3), kendilerine rızık olarak verdiklerimizden harcarlar.

4- O kimseler ki, sana indirilene ve senden önce indirilen(ler)e iman ederler, ve ahirete o kimseler, kesin bir şekilde iman ederler.

5- İşte bu kimseler, Rablerinin klavuzluğunda doğru yolda yürüyenlerdir, ve arzuladıklarına (cennetteki ölümsüz ve her türlü imkanın verileceği hayata) kavuşacak olanlar da onlardır.

6- Muhakkak ki o inkar edenlere, inkarlarının onlara nelere mal olacağını haber versen de vermesen de birdir, onlar iman etmezler.

7- (Senin onlara karşı yaptığın doğru yol çağrılarını duymamak inatla kulak tıkadıkları için) Allah onların (hür iradeleri doğrultusunda ortaya koydukları bu isteklerini yerine getirerek) kalplerinin ve kulaklarının üzerini mühürlemiştir, ve onların gözlerinin önünde (doğru yolu görmelerine engel olan)bir perde vardır. Şiddetli azap onlar için vardır.

8- İnsanlardan iman etmedikleri halde, "Allah'a ve ahiret gününe iman ettim" diyenler vardır.

9- (Bu insanlar) Allah'ı (n elçisini) (4) ve iman edenleri aldatırlar. Oysa bunlar kendilerinden başkasını aldatmadıklarının farkında değillerdir.


10- Kalplerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söylemelerinden ötürü onlar için acı veren bir azap vardır.

11- Onlara, "Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın" denildiği zaman, onlar "Biz sadece bozgunculuğa mani olmaktayız" dediler.

12- Dikkat edin, şüphesiz onlar bozguncuların ta kendileridir, ancak farkında değillerdir.


13-  Onlara, (mü'min olan) "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiği zaman, dediler ki; "O aklı ermezlerin iman ettiği gibi mi iman edelim?". Dikkat edin, halbuki onlar aklı ermezlerin ta kendileridir, ancak onlar böyle olduklarının farkında değillerdir.

14- İman edenlerle yüz yüze geldiklerinde, "İman ettik" dediler. Şeytanları ile bir araya geldiklerinde ise, "Biz sizlerle beraberiz, biz sadece onlarla alay ediyoruz" dediler.

15-  Allah alaylarına karşılık onları cezalandıracaktır (5), (ancak şu anda) taşkınlıkları içinde bocalayıp durmaları için onlara mühlet vermektedir.

16- İşte onlar, doğru yolu karşılık olarak vererek yanlış yolu satın alan kimselerdir. Yaptıkları bu ticaretleri onlara bir kar getirmedi, ve doğru yolda gidenlerden olmadılar.

17- Onların misali, ateş yakmak isteyenin misaline benzer. (Yaktığı ateş) etrafını aydınlattığında, Allah aydınlıklarını gidererek,  onları karanlıklar içinde göremez bir hale duruma düşürdü.  

18-  (İnkarcılığı tercih etmelerinden dolayı) Sağır, dilsiz, kördürler. Bundan dolayı (doğru yola) dönmezler.

19- Yahut (onların misali), içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan gökten inen yağmura tutulmuş, çakan yıldırımlardan dolayı ölüm korkusuna tutularak parmakları ile kulaklarını tıkayanların misali gibidir. Allah (vahye kulak tıkayan) inkarcıları çepeçevre kuşatmıştır.

20- Şimşek neredeyse onların gözlerini kapıverecek. Şimşek ne zaman karanlığı aydınlatsa, onun aydınlığında yürürler. (Şimşeğin aydınlığı giderek) üzerlerine karanlık çöktüğünde ise, dikilip kalırlar. Eğer Allah dileseydi onları işitmek ve görmekten yoksun bırakırdı.  Muhakkak Allah her şeye güç yetirendir.

21- Ey insanlar, kendinizi azaptan korumak için, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin.

22- O (Rabbiniz) ki, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Gökyüzünden indirdiği su ile size bir rızık olmak üzere ürünler meydana getirdi. Öyleyse (size olan bu nimetlerine rağmen) bile bile Allah'a hiç bir şeyi eşit olarak görmeyin.

23-  Eğer kulumuza indirmekte olduğumuz (bu kitap)dan şüphe içinde iseniz, haydi siz onun benzeri olan bir sure getirin. Şayet doğru söyleyenler iseniz, Allah'ın aşağısında olan şahitlerinizi de çağırın.

24- Eğer bunu (onun benzeri olan bir sure getirmeyi) yapamazsanız ki asla yapamazsınız, o halde yakıtı (inkarcı) insanlar ve taşlar olan ateşten kendinizi koruyun.

25- İman eden ve bozgunculuğa mani olmaya yönelik ameller işleyenleri müjdele. (Ahirette) Onlara altlarından nehirler akan bahçeler vardır. O bahçelerdeki bir üründen ne zaman tatsalar, "Bu ürün daha önce tattığımızdandır" dediler. Bu ürün onlara (önceki hayatlarında tattıklarına) benzer olarak verildi. Ve onlara tertemiz eşler vardır, ve onlar orada ölümsüzlük görmemek üzere ebediyyen kalacaklardır.

26-  Allah bir sivrisineği hatta ondan daha üstün olanını misal getirmekten çekinmez. İman edenler bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. İnkar edenler ise, "Allah böyle bir misal getirmekle ne istiyor?" derler. Allah bu misalle bir çoğunu doğru yoldan saptırır, bir çoğunu ise doğru yola iletir. O (Allah) bu misalle kendisine iman sözü verdiği halde bu sözünü tutmayanlardan başkasını saptırmaz.

27- Onlar ki, Allah'a karşı verdikleri sözü, sözleşme yaparak sağlamlaştırdıktan sonra bozarlar (yıkarlar enkaz haline getirirler). Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini ise keserler, yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. işte bunlar yaptıkları ticaretten zarar edenlerdir. (6).

28- Allah'a karşı nasıl nankörlük edersiniz?, ölüler idiniz sizi diriltti. Sonra yine öldürecek, (öldürdükten) sonra sizi yine diriltecek. (dirilttikten) sonra ona döndürüleceksiniz.

29- O ki, yeryüzünde olanların tümünü yarattıktan sonra göğe yönelerek, yedi gök olarak onu düzenleyendir. O her şeyi bilendir.


Dipnotlar:

1- Bakara s. 2. ayetinde geçen Zalikel kitabü ibaresine verdiğimiz bu anlamı 1. ayet ile bağlama gerekçemiz, Şura s. 3 ve İbrahim s. 4. ayetleridir. Ayrıca 2. ayette geçen Zalikel kitabü ibaresine verdiğimiz "Resulün ağzından dökülen bu harflerin meydana getirdiği kelime ve cümlelerden oluşan sözler" şeklindeki anlamın gerekçesi ise, bu kitabın yazılı olarak değil sözlü olarak vahyedilmiş olmasıdır. Bu ibareye meallerde verilen İşte bu kitap şeklindeki anlam, Kitap 
 kelimesinin anlamının her ne kadar iki kapak arasına alınmış yazılı bir materyali akla getirmesinden olsa da, kelime ayet içinde bu anlamda kullanılmamaktadır. Bu kitabın doğru anlaşılmasının öncelikli yolu, ilk indiği kişi ve topluma ne demiş olduğunun bilinmesinden geçmektedir. Çünkü bu sözlerin ilk olarak Muhammed (a.s) ın ağzından çıktığı anda elde yazılı bir materyal halinde bir kitap yoktur. Yazılı hale, vahyedildikten sonra Vahiy Katipleri olarak bildiğimiz kişiler tarafından getirilmiştir. Elimizde iki kapak halinde yazılı olarak bulunan bu kitap, elçi Muhammed (a.s) a ilk olarak yazılı olarak değil, sözlü olarak vahyedilmiştir. Ketebe kelimesinin anlamına baktığımızda, bu kelimenin ağızdan arka arkaya dizilerek çıkan sözleri de kapsadığı anlaşılmaktadır. Kelimenin bu anlamını dikkate alarak, Zalikel kitabü ibaresinin bu ayeti ilk olarak Muhammed (a.s) ın ağzından duyanlar için ne anlam ifade ettiğini meale bu şekilde yansıtmaya çalıştık. Ketebe kelimesinin anlamı için Ragıp El İsfahani'nin El Müfredat isimli eserine bakılabilir.

2- Ayet içinde geçen Bilğaybi kelimesine verdiğimiz anlam için, kelimenin Enbiya s. 49.,  Fatır s. 18., Yasin s. 11. ayetlerdeki geçişler dikkate alınmıştır.

3- Bu ayete bütün mealler (istisnalar hariç) Namazı dosdoğru kılarlar şeklinde anlam vermiş olmaları, Salat kavramının geniş bir anlama sahip olması gerçeğini bir kenara itmektedir. Bu kavram namazı da içine alan daha geniş bir anlama sahip olduğu için bu anlamın genişliğini meale yansıtmaya çalıştık. Yukimunessalate kelimesine verdiğimiz bu anlamı, Meryem s. 59. ayetini dikkate alarak tercih ettik. Ayrıca Mekke döneminde inen ayetlerde geçen Salat kavramının, müşrikler tarafından içinin boşaltılmış olmasını haber veren ayetler, bu anlamı vermemizdeki etkenlerden birisidir.

4- 9. ayette (elçisini) şeklinde açtığımız parantezin gerekçesi; Aldatma fiilinin Allah'a nispet edilerek kullanılmasının nedeni Allah'ın elçisine edilen muamelenin Allah'a edilmiş gibi olmasından ötürüdür. Ayrıca Fetih s. 10. ayetinde Allah'ın elçisine yapılan biatın Allah'a yapılmış gibi beyan edilmesi bu parantezi açmamızın gerekçelerinden birisidir.


5- 15. ayette geçen Allahü yestehziu bihim cümlesinin bir çok mealde motamot bir tercüme ile, Allah onlarla alay eder şeklinde çevrilmesine karşılık, bizim bu şekilde çevirmemizin gerekçesi, Arapların işlenen bir suça verdikleri karşılığı aynı kelime ile ifade etmek bir üsluba sahip olmalarındandır. Arap şair Amr Bin Külsüm'ün şu beyitinde olduğu gibi: Dikkat edin kimse bize karşı bir cahillik etmesin, bu sefer cahillerin cahilliklerinden daha fazla cahillik ederiz. Şura s. 40 ayeti olan Bir kötülüğün cezası onun benzeri bir kötülüktür, Arapların kullandığı bu üslubun ayete yansımış halidir. 

6-
El Hasirune kelimesine böyle bir anlam verme sebebimiz, kelimenin yapılan ticaretten zarar etme anlamına sahip olduğu, ve aynı surenin 16. ayeti ile bütünlük sağladığı içindir.


6 Şubat 2018 Salı

ŞEFAAT YA RESULULLAH Sözünün Tehlikesi Üzerinde Bir Mülahaza

Şefaat ya Resulullah, bugün bir çok Müslümanın dilinden düşürmediği, hatta dini bir gereklilik olarak gördüğü, fakat kişiyi şirk batağına düşüren sözlerden bir tanesidir. Yazımızda bu sözün Müslüman itikadına verdiği zarar üzerinde durmaya çalışacağız.

Allah'ın elçilerini aşırı bir yüceltmeye tabi tutmak şayet meşru olsaydı, İsa (a.s) için yapılan aşırı yüceltme, Kur'an içindeki ayetlerde neden Küfür ve Şirk olarak nitelendirilmektedir?.

Allah (c.c) elçilerini insanlara dair olan emir ve yasaklarını onlara tebliğ etsinler diye göndermiş olmasına rağmen, zaman içinde bu elçiler getirdikleri vahyin önüne geçirilmek sureti ile maalesef putlaştırılma ameliyesine tabi tutulmuşlardır. Bu ameliyenin en bariz örneği ise, İsa (a.s) dır. 

Kur'an, Hristiyanlar tarafından yapılan ameliyeyi bir çok ayetinde ret etmekte, İsa (a.s) ın bir KUL ve ELÇİ olduğunu, üzerine basa basa vurgulamaktadır. Kur'an bu vurgu ile biz Müslümanlara da aynı ameliyeyi Muhammed (a.s) a uygulamamız için hatırlatmalar yapmış olmasına rağmen, maalesef bu hatırlatmalar kulak arkası edilmiş, Muhammed (a.s) bir nevi putlaştırılmaya tabi tutulmuştur.

Muhammed (a.s) ın putlaştırılmış olduğu iddiamız, bazı kimseler tarafından yadırganacak, hatta tepki ile karşılanacaktır. Ancak Kur'an içindeki ayetlerde gördüğümüz müşrik portresinde, onların putlardan beklentilerini gördüğümüz, ve bu putların nasıl bir işlevi olduğuna dair Kur'an içinde İbrahim (a.s) ın kavmini uyardığı ayetlerde geçen sözlerini dikkate aldığımızda, iddiamızın pek de haksız olmadığı görülecektir.

[026.072] (İbrahim) Dedi ki, «O putlar,'kendilerini imdada çağırdığınızda sesinizi işitirler mi?»

[007.194] Çünkü Allahtan başka taptıklarınızın hepsi sizin gibi kullardır, eğer da'vanızda sadıksanız haydi onlara çağırın da size icabet etsinler

[035.014] Onları çağırırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size cevap veremezler; ama kıyamet günü sizin ortak koşmanızı inkar ederler. Herşeyden haberdar olan Allah gibi, sana kimse haber vermez.

Yukarıda verdiğimiz örnek ayet mealleri, müşriklerin Allah dışında çağırdıklarının eleştirisini yapmakta, bu çağrıları ŞİRK olarak nitelemektedir. Bir çok Müslümanın doğru bilgi olarak bildiği fakat büyük bir yanlış olan bilgilerden bir tanesi de, Muhammed (a.s) ın ölmediği, kabrinde diri olduğu, kendisine yapılan çağrıları duyduğu şeklindedir. 

[039.030] Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler.

Allah (c.c) nin kendisi için Ölü dediği bir elçisi için, bunun aksine bir iddiada bulunarak ona diri muamelesi yapmak, Müslümanları şirk batağına çeken sebeplerden bir tanesidir. Şefaat ya Resulullah şeklindeki sesleniş, onun diri olduğuna dair olan inancın bir tezahürüdür. Onun diri olduğunu ve ona yapılan çağrıyı işittiği düşünmek, geçmişteki müşriklerin kulluk ettikleri putlarına yükledikleri misyonun aynısının, bugün Muhammed (a.s) a yüklenmesi anlamına gelmektedir. 

[010.018] Onlar, Allah'ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyen putlara taparlar: «Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır» derler. De ki: «Göklerde ve yerde, Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?» Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir.

Kur'an tarafından ŞİRK olarak nitelenen amellerden bir tanesi, Allah ile aralarında aracılık yaptıklarına inanılan putların şefaatçi olduğuna inanmaktır.

[039.043] Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: «Onlar bir şeye sahip olmadıkları, akıl da edemedikleri halde mi? (şefaat edecekler)»
[039.044] De ki: «Şefaatin tümü Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra da O'na döndürüleceksiniz.>>

Bugün bir çok Müslümanın itikadi sorunlarından bir tanesi, Kur'an'ın müşrik inancı olarak gördüğü şefaat inancına sahiplenilmiş olmasıdır. Dün Mekke'deki taştan tahtadan yapılmış ve Allah ile arada şefaatçi olduğuna inanılan putların yerini bugün, başta Muhammed (a.s) olmak üzere, Allah'ın dışında edinilen şefaatçiler inanç dünyamızda yerini almış bulunmaktadır.
Şefaat ya Resulullah sözünün ne gibi sakıncaları bulunmaktadır?.

Öncelikle böyle bir sözü söylemek, Muhammed (a.s) ın ölmediğini, hayatta olduğunu, söylenenleri işittiğini iddia etmek anlamına gelmektedir. Halbuki Muhammed (a.s) biz gibi bir beşerdir, her beşer gibi ölümü tatmıştır (Ankebut s. 57), ölü olan bir kimsenin kendisine seslenildiğinde duyduğuna dair Kur'an merkezli bir bilgi asla mevcut değildir. Böyle bir iddia içinde bulunmak bizim itikadımıza derin yaralar vuracaktır. 

Şefaati Muhammed (a.s) dan beklemek, aynı zamanda Allah (c.c) dışında şefaatçiler edinmek anlamına gelmektedir. Onun Allah'ın elçisi olmuş olması, ahirette Allah (c.c) nin herhangi bir kişi hakkında vereceği ateş hükmüne karşı gelebilecek gücü olduğunu göstermez. 

[039.019] Hakkında azap sözü gerçekleşmiş kimseyi, ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?

Muhammed (a.s) ın şefaat yetkisine sahip olduğunu haber veren rivayetleri nereye koyacağız?.

Kur'an şayet aramızdaki sorunları çözen bir hakem kitap olarak görülmediği ve raflardan indirilmediği sürece, bu tür soruların ardı arkası kesilmeyecektir. 

[006.114]  «Allah size Kitap'ı açık açık indirmişken O'ndan başka bir hakem mi isteyeyim?» Kendilerine Kitap verdiklerimiz, onun gerçekten Rableri katından indirilmiş olduğunu bilirler. Öyleyse, sen şüpheye düşenlerden olma!

Kur'an'ın hakem olduğu şefaat konusunda, öncelikle bu konunun bir müşrik inancı olarak Kur'an tarafından kesinlikle ret edilmiş olduğu anlaşılacaktır. Rivayetlerin baskısı altında kalan konuların, ve rivayetler kanalı ile gelen bilgileri tasdiklemek amacı ile çevrilen ve yorumlanan ayetlerin başında gelen şefaat konulu ayetlerin, şefaate izin veren ve istisna getirenleri maalesef bu konuda bazı kullara açık kapı bırakıldığı gibi bir inancın oluşmasına sebep olmuştur. Halbuki bu ayetler Kur'an bütünlüğü gözetilerek ön yargısız bir şekilde okunduğunda gerçek ayan beyan ortaya çıkacaktır. 

Sonuç olarak; Yazımızın amacının kimseyi kafir veya müşrik olarak nitelememek olduğu bilinmelidir. Amacımız şefaat konusunda yanlış bilgi sahibi olduğunu düşündüğümüz ve bu konuda Muhammed (a.s) ın yetkili olduğuna inanan ve onun ölü bir kimse olduğu halde duyabileceğine inanan bazı kimselerin içinde bulundukları yanlışlara dikkat çekmeye çalışmaktır. 

Şurası hatırdan asla çıkarılmamalıdır ki, Muhammed (a.s) beşer bir elçidir, onun bu görevi Allah (c.c) nin ona ahirette ayrıcalık tanımasına bir sebep teşkil etmeyecektir. Her elçi gibi o da yaptıklarında sorulacaktır (Araf s. 6). Ahiret gününde onun şefaatçi olacağına inanılarak söylenen Şefaat ya Resulullah gibi sözler, o sözlerin sahiplerinin akidesinde derin yaralar açacaktır.

                                              EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

4 Şubat 2018 Pazar

Fatiha s. 4. Ayeti: Allah'ın Din Gününün Sahibi Olduğu İnancının Müslüman Hayatındaki Yeri Üzerine

Fatiha suresi, hemen hemen bütün Müslümanların ezberinde olan, her gün defalarca okunulan, fakat diğer sureler gibi anlamının yaşam içinde nasıl olması gerektiği yönünde herhangi bir fikir yürütülmeyen surelerden birisi olarak karşımızda durmaktadır. Bırakın anlamının hayat içinde nasıl olması gerektiğini, anlamının taban tabana zıttı olan inançlar, bir çok Müslümanın hayatında maalesef yer etmiş vaziyettedir.

Yazımızda, surenin 4. ayeti üzerinde durarak, bu ayetin nasıl bir mesajı olabileceği ve bu ayetin bir çok Müslümanın hayatındaki bazı inançla ile nasıl taban tabana zıtlık arz etiği konusundaki düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

Surenin 4. ayeti olan Maliki yevmiddin ifadesi, bir çok mealde Din gününün sahibidir şeklinde anlamlandırılmaktadır. Peki nedir bu Din Günü, bu sorunun cevabını bizlere yine Kur'an vermektedir.

[015.035]  «Ve şüphesiz, din gününe kadar (ile yevmiddini) lanet senin üzerinedir.»
[015.036]  Dedi ki: «Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar (ile yevmi yub'asune) bana süre tanı.»

Hicr suresindeki bu ayetlerde, Din Günü olarak bildirilen günün, insanların yeniden diriltilecekleri gün olduğunu görmekteyiz.

[037.019] İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak) bakıp durmaktadırlar.
[037.020] Ve dediler ki: Vay bize, bu; din günüdür.

[051.012] Din günü ne zaman? diye sorarlar.
[051.013] O gün onlar, ateşin üstünde tutulup-eritilecekler.

Saffat ve Zariyat surelerindeki bu ayetlerde de, Din Günü olarak bildirilen zamanın, ölüm sonrası diriliş olduğu görülmektedir.

[082.017] Din gününü sana bildiren şey nedir?
[082.018] Ve yine din gününü sana bildiren şey nedir?
[082.019] Hiç bir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeye güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah'ındır.

İnfitar suresindeki bu ayetlerde ise, Din Günü hakkında verilen bilgiler gerçekten çarpıcıdır, daha çarpıcı olan ise, ayetlerdeki verilen bilgi ile biz Müslümanların bir çoğunun sahip olduğu şefaat inancı taban tabana zıttır.

İnfitar suresi 19. ayetine baktığımızda, ki benzer bilgiler diğer ayetlerde de bulunmaktadır, hiç bir nefsin başka bir nefse faydasının olamayacağı, o günde emrin sadece Allah'a ait olduğunun özellikle hatırlatılmasına rağmen, neredeyse imanın şartı haline getirilmiş olan şefaat inancına göre, din gününde bir nefis başka bir nefse faydası olacak, yani onu ateşten kurtaracaktır.

Bu inanç aynı zamanda, din gününde Allah'ın Malik, yani tek yetkili ve tasarruf sahibi olmasına gölge düşürmektedir. Günde defalarca Allah (c.c) nin din gününün yegane yetkilisi ve tasarruf sahibi olduğunu lafzen tekrarlayan bir çok Müslümanın sahip olduğu şefaat inancında, Allah'ın yanında öyle yetkili ve tasarruf sahipleri ihdas edilmiştir ki bu durum maalesef akıllara zarardır. 

Her ne kadar kendi yanlarından ihdas ettikleri şefaatçileri için, Allah onlara izin verecek şeklinde bir kılıf bulsalar dahi, Allah'ın kendisi dışında bir kuluna şefaat etmesi için yetki vermesi bile yetki paylaşımına girer ki, böyle bir durum asla mümkün değildir. Yine her ne kadar, Allah kitabında bazı kullarına şefaat hakkı tanıyacağına dair haber veriyor şeklindeki iddiaların, şefaat ayetlerinin tamamını Kur'an bütünlüğü dikkate alınarak okunduğunda ne kadar yanlış olduğu da ortaya çıkacaktır.

Sonuç olarak; Fatiha s. 4. ayetinin Müslüman hayatında doğru bir şekilde yer bulması, din gününde Allah (c.c) den başka kimseden medet beklememek üzerine kurulu bir inanca sahip olmaktan geçmektedir. Bu ayeti defalarca tekrarladığı halde din gününde kendisini onun hakkında verdiği ateş kararından döndüreceğine inandığı bazı kimseler olacağına inanan bir kimse, bu ayetin anlamı ile taban tabana bir zıt bir inanca sahip olmakta, bu inancın literatürdeki adı ise şirktir.

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

2 Şubat 2018 Cuma

FATİHA SURESİ MEALİ

                                                            FATİHA SURESİ MEALİ

1- Dünyada mü'min veya kafir ayrımı yapmadan bütün kullarına merhamet eden, ahirette ise mü'min kullarına merhamet eden Allah adına

2- 3- Övgü, göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunanları (1), besleyen, büyüten, yetiştiren, hayatiyetlerini elinde tutan, dünyada bütün kullarına mümin kafir ayırmadan eşit yasalar uygulayan, ahirette ise sadece kendisine iman eden bir hayat sürenleri bağışlayan Allah'a mahsustur.

4-  Hiç bir nefsin başka bir nefis üzerinde yetki ve tasarrufta hakkının bulunamadığı günde (2), bütün nefisler üzerindeki yetki ve tasarruf hakkı sadece onundur.

5- Yalnız sana kulluk eder, (Türbelerden, Şeyh, Kutup, Gavs gibi lakaplar takılan insanlardan değil) yalnız senden yardım isteriz.

6-  Bizi Rab ve İlah olarak sadece seni tanıyan dosdoğru bir yola(3) klavuzluk et.

7- Nebilerin, Sıddıkların, Şahitlerin, Salihlerin (4) yoluna, gazaba uğrayan ve klavuzu terk edeerek (sahte klavuzlar edinenlerin) yoluna değil.
 


Dipnotlar:

1- Fatiha s. 2. ayetinde geçen "Alemine" kelimesinin anlamı, Şuara s. 23. ayetinde Firavun tarafından Musa (a.s) a sorulan soru üzerine, Musa (a.s) tarafından, Şuara s. 24. ayetinde verilen cevaptan alınmıştır.
2- Fatiha s. 4. ayetinde geçen "Yevmiddin" deyiminin anlamı, İnfitar s. 19. ayetinden alınmıştır.
3- Fatiha s. 6. ayetinde geçen "Sıratel Müstakim" deyiminin anlamı, Al-i İmran s. 51. , Yasin s. 61. ve Zuhruf s. 64. ayetlerinden alınmıştır.
4- Fatiha s. 7. ayetinde geçen "En'amte" kelimesinin anlamı, Nisa s. 69. ayetinden alınmıştır.