30 Mayıs 2017 Salı

Kehf .s 105. Ayeti: Kafirler İçin Kıyamet Gününde Terazi Kurulacak mı Kurulmayacak mı?

Kur'an'ın en büyük haberlerinden bir tanesi ölümden sonra yeniden diriliş, ve sonrasında dünya hayatında yapılan amellerin karşılığının alınması için hesap görülmesidir. Kur'an kıyamet sonrası hesabın görülmesi anında olacakları birçok ayetinde beyan ederek, bizleri o günün şiddetinden sakınmaya çağırmaktadır.

Yine Kur'an hesap gününde, amellerin karşılığının verilmesi ile ilgili olarak, hiç kimseye en küçük bir haksızlık yapılmayacağını bir çok yerde beyan etmektedir. Kur'an bu durumu bizlere ifade ederken, bizlerin dünya hayatında adalet sembolü olarak bildiğimiz Terazi kelimesini kullanmaktadır. 

Bu ayetlerin literal anlamda okunmasının sonucunda bazı anlama problemleri ortaya çıkmakta, bu durum ise kalbinde hastalık olan bir takım kimseler tarafından istismar edilerek, Kur'an'da çelişki olduğuna dair delil olarak gösterilmektedir. Bu yazımızda, kafirler için terazi kurulmayacağını haber veren Kehf s. 105. ayeti ile, kıyamet gününde terazi kurulacağını haber veren ayetler arasındaki müşkül durumu nasıl okuyabileceğimiz konusundaki düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız.

[017.035]  Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru teraziyle tartın. Böyle yapmak, sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir.
[006.152] Yetim malına, erginlik çağına erişene kadar en iyi şeklin dışında yaklaşmayın; ölçüyü ve tartıyı doğru yapın. Biz kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükleriz. Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.

Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetlere baktığımızda terazi adı ile bildiğimiz ölçü aletinin insanlar arasında hak ve adaleti sağlaması açısından kabul gördüğünü anlamaktayız. Kur'an'ın gaybe dair olan bilgileri, bizlerin dünya hayatında tecrübe alanımızın içine giren bilgi ve objelerle anlatma üslubu dahilinde konuyu anlamaya çalıştığımızda, hesap gününde herkese adil şekilde davranılacağının bilinmesi için amellerin terazi ile ölçüleceğinin, yani kimseye haksızlık yapılmayacağının bildirilmekte olduğunu söyleyebiliriz. 

[007.008] O gün tartı haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar onlardır.
[007.009] Kimin de tartıları hafif kalırsa, bunlar da ayetlerimize zulmedegeldiklerinden dolayı nefislerini hüsrana uğratanlardır.

[021.047] Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz (herkese) yeteriz.

[023.101] Sura üflendiği zaman, o gün, aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez ve birbirlerine de bir şey soramazlar.
[023.102] Tartıları ağır gelenler, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır.
[023.103] Tartıları hafif gelenler, işte onlar, kendilerine yazık edendir, cehennemde temellidirler.

[101.006] İşte o zaman tartıları ağır basan kimse,
[101.007] artık hoşnut olacağı bir hayat içindedir o.
[101.008] Fakat tartıları hafif gelen kimse.
[101.009] O vakıt onun anası haviyedir

Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler, kıyamet günü dünya hayatında yapılanların karşılığını doğru ve adil biçimde verileceğini bildiren,ve ölçü birimi olarak bildiğimiz terazi kelimesinin geçtiği ayetlerdir. Bu ayetlerin bizlere gaybe dair bir olayı anlattığını dikkate alarak okunması önem arz etmektedir. Literal olarak okuduğumuzda, örneğin günah tarafı 100 kg, sevap tarafı 99 kg olan birisinin cehenneme, veya günah tarafı 99 kg, sevap tarafı ise 100 kg gelen birisinin cennete gönderileceği anlaşılmamalıdır.

Burada amellerin terazi ile ölçüleceğinin haber verilmesinden anlaşılması gereken asıl mesaj, kimseye haksızlık yapılmadan yaptıklarının karşılığının verileceğidir. Bundan sonra Kehf s. 105. ayetini okuduğumuz zaman, ortada çelişki gibi görünen herhangi bir durumun olmadığı da anlaşılacaktır.

[018.100] Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki!
[018.101]  Onların gözleri Bizim öğüdümüze karşı kapalıdır ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemezler.
[018.102] Küfre sapanlar, beni bırakıp kullarımı veliler edindiklerini mi sandılar? Gerçekten biz cehennemi kâfirler için bir durak olarak hazırlamışız.
[018.103] De ki: «Size amellerce en ziyâde hüsrâna düşmüş olanları haber vereyim mi?»
[018.104] Onlar ki; güzel iş yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir.
[018.105] İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.
[018.106] İşte, inkâr ettikleri, âyetlerimi ve resûllerimi alaya aldıkları için onların cezası cehennemdir.

Yukarıdaki ayet meallerini okuduğumuzda, 104. ve 105. ayetlerde kafirlerin amellerin boşa çıktığı haber verilmektedir. Tartı kurulmamasını kafirlerin amellerinin boşa çıkmasının haber verilmesini dikkate alarak okunması, bize bu ayeti anlamayı kolaylaştıracaktır. Kehf s. 105. ayeti, kafirlerin yaptığı amellerin boşa çıkmasından ötürü, onların tartılacak herhangi bir amelleri olmadığını bu şekilde haber vermektedir.

Ali Fikri Yavuz 
Bunlar, işte o kimselerdir ki, Rab’lerinin âyetlerini ve ona (hesap için) kavuşmayı inkâr etmişlerdi de (hayır diye) yaptıkları bütün ameller boşa çıkmış oldu. Artık onlar, için kıyamet günü, hiç bir terazi tutmayız (çünkü amelleri boşa gitmiştir, tartılacak makbul şeyleri kalmamıştır).

Suat Yıldırım
İşte onlar Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr etmiş, bu yüzden de yaptıkları iyi işler boşa gitmiştir. Tartılacak şeyleri kalmadığından kıyamet günü onlar için artık tartı âleti koymayacağız.

Yukarıda verdiğimiz meal örnekleri, konumuz olan ayetin daha iyi anlaşılmasını sağlayan meal örnekleridir.

Sonuç olarak; Allah (c.c) gaybi alana dair haberleri, bizim zihin dünyamızın şahit olduğu ve bildiği alana benzeterek anlatması çerçevesinde, kıyamet günü insanların dünya hayatında yaptıklarının karşılığını haksızlık edilmeden verileceğini bizim dünyamızda hak ve adaletin sembolü olan terazi kelimesi ile anlatmaktadır. Konu ile alakalı ayetlerin arasında çelişki varmış gibi bir durumun düşünülmesi, konu ile ilgili ayetlerin literal anlamda okunmasından doğan anlayışın sonucudur.

Konu ile ilgili ayetler hesap gününde dünya hayatında yapılanların kimseye haksızlık edilmeden verileceğini haber veren ayetler dikkate alınarak okunduğunda, ortada herhangi bir müşkül durum olmadığı anlaşılacaktır. 

                             EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Kehf s. 25. Ayeti: Kehf ve Rakım Ashabı Mağaralarında Kaç Yıl Uyutuldu?

Kehf ve Rakım ashabı adı ile anlatılan kıssa bilindiği üzere, müşrik olan toplumlarına karşı çıkan, ve sayısını Allah (c.c) nin bildiği bir kaç gencin mağarada yıllarca uyutulduktan sonra uyandırılmasını anlatmaktadır. Her kıssada olduğu gibi bu gençlerin kıssası da bir çok ibretli mesaj taşımakta, onların kıssaları bir çok alt başlıkta okunarak bize dair neler söylemiş olabileceği konusunda fikir yürütülmeye müsait bir kıssadır.

Biz bu yazımızda, bu gençlerin mağaralarında kaç yıl uyutulduğu üzerinde yapılan yorumların üzerinde durarak, bu konuda hangi yorumun daha doğru olabileceğini anlamaya çalışacağız. Bu gençlerin kaç yıl uyumuş olduğu belki önemsiz ve tali bir konu olarak görülebilir, fakat bizim böyle bir konuyu ele alma sebebimiz, son yıllarda ortaya çıkan farklı Kur'an algılarının bazı kıssalarda anlatılan olayların vaki olmadığı, bu anlatımların mecazi bir anlatım olduğu yönündeki düşünceler ortaya atması çerçevesinde , Kehf ve Rakım ashabının mağaralarında kalış süresi hakkında farklı yorumlar yapılmasına sebep olmasından dolayıdır

Ve lebisû fî kehfihim selâse mietin sinîne vezdâdû tis'â(tis'an).

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar,

Kehf s. 25. ayetinde böyle bir süre verilmiş olmasına rağmen, bir sonraki 26. ayette "De ki: «Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığa ortak kılmaz." buyurulmuş olması, bu gençlerin mağaralarında kaldığı sürenin Allah (c.c) tarafından bildirilmiş bir süre olmadığı, 25. ayette verilen sürenin başkaları tarafından ortaya atılmış bir iddia olduğu, 26. ayette bu iddianın ret edilerek, bu gençlerin mağaralarından kaç yıl kaldığı konusunda herhangi bir bilgi verilmemiş olduğu iddia edilmektedir. 

Yani Kehf ve Rakım ehlinin mağaralarında kaç yıl kaldığı konusunda iki farklı yaklaşım bulunmakta olup, bir yaklaşım onların mağaralarında 309 yıl kalmış olduğunu iddia ederken, diğer yaklaşım ise bu sürenin kaldıkları süreyi değil, başkaları tarafından ortaya atılan iddialar olduğunu kabul etmektedir.

Bu gençlerin mağaralarında kaldığı süre hakkında ortaya atılan yaklaşımların her ikisinin de doğru olması mümkün görülmemekle birlikte, bizlerin bu konuda yapabileceğimiz tek şey, farklı yaklaşımların bir tanesini doğru olarak kabul etmek olacaktır. İki farklı yaklaşımdan birini kabul ederken, kabul etmediğimiz diğer yaklaşımı yanlış olarak mahkum etmenin, ilmi bir yaklaşım olmayacağını da şimdiden hatırlatmak isteriz. 

Bundan önce yazdığımız bir yazımızda, Kehf s. 25. ayetinin Muhammed Esed, Mustafa İslamoğlu ve Mustafa Öztürk tarafından yapılmış çevirilerini ele alarak, onların Kehf s. 25. ayetine yaptığı çevirilerin yorum farkından dolayı kabul edilen anlayışın, ayete söylettirilmesi olduğuna dikkat çekerek, bu tür yapılan çeviri yönteminin yanlışlığını ifade etmeye çalışmıştık.

Bazı Kur'an ayetlerinin farklı yorumlra açık olması bir realite olmakla birlikte, farklı yorumlardan birisinin kesin doğru kabul edilerek, diğer yorumun kesin yanlış olarak görülmesi pek doğru bir yaklaşım değildir. Ayetlerin yapılan yorumları şayet, ayet metninde tahrif yapılmak sureti ile varılan bir sonuç değil ise, yapılan yorumları kabul etmesek dahi onu mahkum etmek hakkımız olmadığını önemle vurgulamak istiyoruz. 

Kehf ve Rakım ashabının mağaralarında kalış süreleri ile ilgili olarak varılan iki farklı sonuç, ayetin tahrif edilerek varılan bir sonuç olmamasından ötürü kabul edilmeyen yoruma saygı duyulması gerektiğini hatırlatmak isteriz. 

Bizim bu konuda nasıl düşündüğümüze gelince ise, şunları söyleyebiliriz;

Kehf s. 11. ayetine baktığımızda şöyle buyurulmaktadır;

Fe darabnâ alâ âzânihim fîl kehfi sinîne adedâ(adeden).

Bunun üzerine yıllarca mağarada onların kulaklarına perde vurduk.


Bu ayet gençlerin mağarada kalış süreleri hakkında net bir süre vermemekle birlikte, gençlerin yıllarca mağarada kaldıklarını haber vermektedir. Bu ayetin Kehf s. 25. ve 26. ayetleri nasıl anlayabileceğimiz konusunda da ipi ucu verdiğini düşünmekteyiz.

Ayrıca kıssayı okuduğumuzda, mağaraya sığınan gençlerin mağaraya sığınması ile, uyanarak şehir halkı tarafından bulunması arasında uzun bir zaman geçtiğini anlayabiliriz. Bütün bunları bir araya getirmek sureti ile Kehf s. 25. ayetini okuduğumuzda, bu ayetin gençlerin mağarada 309 yıl olarak geçen kalış süresini haber verdiği yönünde yapılan yorumların daha isabetli olabileceğini göstermektedir. 

Sonuç olarak; Kehf ve Rakım ashabının mağaralarında kaç yıl kaldıkları konusunda yapılan iki farklı yorumdan birisini kabul etmek demek, diğer yorumu ret etmek anlamına gelmektedir. Bu tür yoruma açık ayetlerde dikkat edilmesi gereken nokta, bir yorumu kabul ederken diğer yorumu kesin yanlış olarak görmemek olmalıdır.

Kanaat olarak Kehf s. 25. ayetinin, gençlerin mağarada 309 yıl kaldıklarını haber verdiği şeklindeki yorumun daha isabetli olduğunu düşünmüş olmamız, diğer yorumu yanlış olarak mahkum ettiğimiz anlamına gelmemektedir. Yazımızda asıl bu konu üzerinde durmaya gayret ederek, yoruma açık olan bazı ayetlerde, kabul ettiğimiz yorumu mutlak ve nihai doğru olarak görmemek gerektiğini, diğer yorumu kabul etmemiş olsak dahi saygı duymak gerektiğinin önemi üzerinde durmaya çalıştık. 

                                         EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

27 Mayıs 2017 Cumartesi

İsra s. 36. Ayetinin Çevirileri Üzerinde Bir Mülahaza

Allah (c.c) İsra s. 22. ayetinden başlayarak 39. ayetine kadar devam emirleri içinde, 36. ayette şöyle buyurmaktadır;

Ve lâ takfu mâ leyse leke bihî ilm(ilmun), innes sem’a vel basara vel fuâde kullu ulâike kâne anhu mes’ûlâ(mes’ûlen).

Bu ayetin çevirileri ise genellikle şu şekilde yapılmaktadır;

Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.

İsra s. 36. ayetinin bu şekilde yapılan çevirilerinin, ayetin vermek istediği asıl mesajı tam olarak yansıtamadığını düşünmekteyiz şöyle ki; 

Ayetin bu şekildeki çevirisini okuyan bir kimse, bilmediği bir şey hakkında herhangi bir araştırma ve sorgulama yapmaması gerektiğini ayetten çıkarabilecek ve kafasında bazı sorular oluşacaktır.

Ayetin çevirisi yapılırken dikkate alınması gereken noktanın ayet içindeki ma leyse leke bihi ilmun ibaresi olduğunu düşünmekteyiz. Bu ibarenin geçtiği ayetler Kur'an'ın bel kemiğini oluşturan tevhit ve şirk ile ilgili konular olup, bu ayeti de bu nokta dikkate alarak çevirmek yorumlamak gerektiğini söyleyebiliriz. Bu ibarenin geçtiği diğer ayetlerin mesajı dikkate alınarak yapılan bir çeviri çalışmasının daha isabetli olacağını düşünmekteyiz.

Ilmun; Bir şeyin hakikatinin idrak edilmesi anlamına gelmektedir. Bu idrakın Allah (c.c) den gelen bir bilgi ve belge ile olacağını düşündüğümüz zaman bu ibarenin anlamı Yapılan bir işin veya söylenen bir sözün meşru olduğuna dair Allah'tan gelen bir bilgi olarak anlaşılması gerekecektir. 

[011.046] Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ehlinden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme( ma leyse leke bihi ılmün)! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.

Hud s. 46. ayetindeki bu söz, 45. ayette Nuh (a.s) tarafından oğlunun kendi ehlinden olduğunu söylemesi üzerine söylenmektedir. Allah (c.c) elçisine, söylediği söz hakkında doğruluğuna dair ona kendisinden gelmiş bir bilgi olmadığını buyurarak, elçisini bundan sakındırmaktadır.

[022.071] Onlar Allah'ı bırakıp da O'nun, haklarında hiçbir delil indirmediği (ve ma leyse lehum bihi ılmün), kendilerinde de bir bilgi olmayan şeylere taparlar. Zulmedenlerin yardımcısı olmaz.

Hac s. 71. ayeti, Allah'ın dışında kulluk edilenlerin meşruluğuna dair Allah'tan gelen bir bilgi ve belge olmadığını ifade etmektedir.

[029.008]  Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (ma leyse leke bihi ılmün) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

[031.015] Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (ma leyse li bihi ılmun) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.

Ankebut s. 8. ve Lukman s. 15. ayetleri bizlere, ana babaya yapılacak itaatın sınırlarını çizmektedir. Eğer ana baba, çocuğuna Allah'ın doğruluğuna dair bir bilgi ve belge indirmediği konularda zorlama yaptıkları takdirde, bu konuda onlara itaat edilmemesi gerektiği bildirilmektedir.

[040.042]  «Siz beni Allah'a (karşı) küfre sapmaya ve hakkında bilgim olmayan şeyleri(ma leyse li bihi ılmün) O'na şirk koşmaya çağırmaktasınız. Ben ise sizi, üstün ve güçlü olan, bağışlayan (Allah') a çağırıyorum.»

Mü'min s. 42. ayetinde, Firavun'a karşı mü'min kişi tarafından söylenen bu söz de, Firavun ve taraftarlarının çağırdığı şey hakkında, Allah tarafından doğrulayıcı bir belge olmadığı söylenmektedir.

Kur'an'ın değişik yerlerinde geçen bu ibareleri dikkate alarak İsra s. 36. ayeti bizlere, Allah tarafından hakkında doğrulayıcı bilgi ve belge bulunmayan şeylerin peşine takılmamamız yani şirke düşmememiz gerektiği, aksi halde bunun bir bedeli olacağı haber verilmektedir.

Bunları dikkate alarak İsra s. 36. ayetine şu şekilde verilebilecek anlamların, ayetin mesajının daha net anlaşılabileceğini düşünmekteyiz. Bu mesajın anlaşılması için ayetin başına parantez açılarak konulacak bir kelime, ayetin mesajının daha net olarak anlaşılmasına yardımcı olacaktır. 

İsra s. 36--- (Meşruluğu- doğruluğu) Hakkında sana bilgi gelmemiş olan şeyin ardına düşme- peşine takılma- o yolu takip etme. Çünkü kulak, göz ve gönül bu yapılanlardan sorumludur. 

                                    EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

25 Mayıs 2017 Perşembe

Hakkı Yılmaz'ın "KUR'AN'DA ORUÇ" Adlı Makalesinde Kur'an Adına Uydurduğu Sözler Üzerinde Bir Mülahaza

Din adına konuşan insanların, din adına söyledikleri sözleri, Allah böyle diyor veya Kur'an böyle diyor şeklindeki sözler ile savunması, din adına yapılabilecek en büyük hatalardan birisidir. Sadece Kur'an'ın meali ile konuşulsa dahi bu sözleri söylemek büyük bir cesaret istediği halde, bazı kimseler din adına konuştuğu sözleri Kur'an'a veya Allah'a mal ederek, büyük bir hata içine  düşmektedirler. Yazımıza konu edeceğimiz şahsın KUR'AN'DA ORUC (İNSANIN KENDİSİNİ TUTMASI) başlıklı makalesinde bulunan oruç hakkındaki verdiği bazı bilgileri, Kur'an'a mal etmesi üzerinde durmaya çalışarak konuyu dikkatlerinize sunmaya çalışacağız.

Mezkur şahıs makalesinin başında Bakara s. 183-184. ayetlerinin meallerini verdikten (bu ayetlere verdiği anlamı yutikune kelimesi ile ilgili olarak açtığı başlık ile ilgili kısımda ele almaya çalışacağız), ve Savm kelimesinin tarifini yaptıktan sonra şunları söylemektedir;

"Lisânu’l-Arab’ın ifadesinden de anlaşıldığı üzere savm sözcüğü, “konuşmamayı” da kapsamaktadır. Bakara/183-187′de Müslümanlar için farz kılınan savm, yememeyi, içmemeyi, cinsel ilişkide bulunmamayı ve konuşmamayı gerektirir. Fakat birçok lügat ve ilmihalde, savm’ın sadece “yeme, içme ve cinsel ilişkiyi bırakma” olduğu yazılmıştır, ki bunu, yalnızca sözcüğünün anlamını bozan bir hata olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü bize göre bu, dine karşı büyük bir iftiradır. Eğer “terk-i kelam” savm’ın kapsamından çıkarılsaydı, bunun Kur’ân’da yer alması (yani, bizzat Allah tarafından çıkarılması) gerekirdi. Nitekim, Sizden kim o aya [Ramazân ayına] tanık olursa o ayı oruçlu geçirsin (Bakara/185) talimatıyla getirilen yeme, içme ve cinsel ilişki yasaklarına, Orucun gecesi refes [kötü söz, cima] size helâl kılındı (Bakara/187) buyruğu ile refese [kötü söze, cimaya] istisnâ getirilmiş, böylece oruç tutma geceleri kapsam dışı bırakılmıştır. Dinde belirleme işte böyle olur.

Helâl kılındı” ifadesi, daha evvel harâmlaştırılmış bir şey için kullanılır. Eşyada aslolan ibaha olduğundan, eskiden helâl olan bir şey için “helâl kılındı” denmez. Ayrıca Meryem/24-26′da, Sonra ona aşağısından/aşağısındaki kişi seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye, iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân’a bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de buyurulduğuna göre, “terk-i kelam”, orucun aslî unsurudur. Kur’ân’da, “terk-i kelam”ın savm’ın kapsamından çıkarıldığına dair herhangi bir işaret olmadığına göre, oruç esnasında konuşmanın da terk edilmesi gerekir. Kişiyi takvâ sahibi yapacak olan orucun, kimseyi takvâ sahibi yapmayıp aksine savurgan ve riyakâr yapmasının arkasındaki sebep, orucun İslâm’daki gerçek anlamından farklı uygulanması olsa gerek."

Dikkat edilirse sayın Yılmaz savm sözcüğünün anlamının konuşmamayı da kapsamına almasını delil olarak göstererek, oruç yasaklarına konuşmamanın da dahil olduğunu iddia ederek, bunun böyle olmamasının Dine karşı büyük bir iftira olarak değerlendirmektedir. Meryem suresi içindeki ayetlere istinaden, orucun asli unsurunun terk-i kelam (konuşmama) olduğunu iddia eden sayın Yılmaz, eğer verdiği ayetlerden orucun asli unsuru hakkında bir çıkarım yapılabilecekse ayet içindeki ye iç emrinden, orucun asli unsurunun yememek ve içmemek, Meryem'in savmının ise sadece konuşmamak ile sınırlı olabileceğini neden düşünememektedir?.

Kur'an'ın Ramazan orucu ile ilgili emrinin konuşmamayı da kapsayıp kapsamadığını yine bu konudaki ayetlerinden anlamak mümkündür. Bakara s. 187. ayetinin kendi yaptığı çevirisi üzerinden oruçlu bir kimsenin neleri yapmaması gerektiğini öğrenebiliriz. 

187. Karşılıklı, beraberce oruç tutma gecesinde kadınlarınıza cinsellikle ilgili sözler, cinsel ilişki, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir giysidir, siz de onlar için bir giysisiniz. Allah, sizin kendinize hâinlik ettiğinizi bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık kadınlarınıza yaklaşın ve Allah’ın sizler için yazdığı şeylerden arayın. Ve fecrden, beyaz iplik siyah iplikten iyiden iyiye sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin-için. Ve geceye kadar orucu tamamlayın. Ve siz ilâhiyat eğitim merkezlerinde programlı ibâdet hâlinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, artık Allah’ın sınırlarına yaklaşmayın. Allah, Kendisinin koruması altına girsinler diye âyetlerini insanlara işte böyle açıkça ortaya koyar.

Bakara s. 187. ayeti oruç gecelerinde cinsel ilişki, yemek ve içmenin helal olduğunu beyan etmektedir. Bu ayetin mefhumu muhalifi, oruçlu olunan zamanlarda cinsel ilişkinin, yemek ve içmenin yasak oluşudur. Eğer oruç yasaklarına konuşmamak dahil olmuş olsaydı ayet bunu belirterek bizlere, " Ve fecrden, beyaz iplik siyah iplikten iyiden iyiye sizin için açığa çıkıncaya kadar yiyin-için ve KONUŞUN  şeklinde bir beyanda bulunurdu. Böyle bir beyanın olmaması, oruç yasaklarına konuşmanın dahil olmadığının en bariz delili olmasına rağmen, sayın Yılmaz bu yasağı ısrarla Kur'an'a mal etmektedir. 

Sayın Yılmaz'ın oruç hakkında Kur'an'a söylettiği sadece bu değildir. "184. ÂYETTEKİ يطيقون[YUTÎQÛNE] FİİLİ"  başlığı altında şunları söylemektedir;


İbn Abbâs, ط[tı] harfini şeddesiz, و [vav] harfini şeddeli olarak, يطوّقون[yutavviqûnehu/zorlukla bu oruca güç yetirenler] şeklinde okumuştur.3 Bu kıraate göre veya sözcüğün if‘âl babından olup bu babın hemzesinin de “izale” için olmasından hareketle ibare, “oruca güç yetirmiş [tutabilmiş] olanlar üzerine de bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]” şeklinde de anlaşılmıştır ki bu durumda, kişi hem oruç tutmak hem de fidye vermek durumundadır. 
Bizce bu âyet geçmiş ümmetlere ait oruç hükümlerini bildirdiğinden müslümanları ilgilendirmez. Müslümanlar, 185. âyette gösterilen kolaylık nedeniyle bu hükümlerden muaf tutulmuştur.Bu durumda, 184. âyetteki sayılı günler ifadesi, geçmiş ümmetlere farz kılınan orucun zamanını ifade etmekte olup Müslümanlara farz kılınan orucun zamanı [Ramazân ayı] ile ilgisi yoktur.Sayılı günler’in, hangi günler ve kaç gün olduğuna dair Kur’ân’da herhangi bir ifade yer almamaktadır. Herhangi bir değeri olmamakla birlikte bu husustaki görüşleri naklediyoruz:
Sayın Yılmaz Sayılı günler deyiminin Ramazan ayı ile ilgili olmadığını, bunun geçmiş ümmetler ile alakalı olduğunu söylemektedir. Bu iddiasını ise Bakara s. 183. ve 184. ayetlerini birbirine karıştırmak sureti ile ortaya koymaktadır. 

183,184Ey iman etmiş kimseler! Karşılıklı, beraberce oruç tutmak, Allah’ın koruması altına giresiniz diye, sizden öncekilere, ‘sayılı günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut çiftçilik, ticaret, askerlik, eğitim- öğretim gibi gidiş gelişli; hareketli bir iş üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca gücünü kaybetmiş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği, kurtulmalık olarak borçtur. Kim de gönüllü hayır-iyilik yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır/yararlıdır. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır/yararlıdır’ şeklinde farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.

"Teknik yapısı itibariyle 184. âyetin bağımsız bir cümle değil, 183. âyetin bir parçası; tümleci olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda 184. âyet, 183. âyete iki şekilde bağlanabilir:" diyerek şöyle devam etmektedir;

"A) 184. âyet, 183. âyetteki, size yazıldı fiiline bağlanabilir. Buna göre anlam, “Ey iman etmiş kimseler! Oruç tutmak, takvâ sahibi olasınız diye, sizden evvelkilere yazıldığı gibi size de sayılı günlerde, o nedenle sizden her kim hasta olursa veyahut yolculuk üzere olursa diğer günlerden sayısıncadır. Oruca takati zail olmuş olanlar/gücü yetenler üzerine ise bir yoksulun yiyeceği fidye vardır [borçtur]. Kim de gönüllü hayır [iyilik] yaparsa bu kendisi için çok hayırlıdır [yararlıdır]. Ve eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için hayırlıdır [yararlıdır] şeklinde yazıldı [farz kılındı]” şeklinde olur." 

Şeklinde yani bütün meallerde gördüğümüz anlamı verdikten sonra, bu anlam için şunları söylemektedir;

"Bu durumda, ya mü’minlere Ramazânın haricinde başka “sayılı günlerde” orucun faz kılındığı, ya da 185. âyetin 183-184. âyetlerin açılımı olduğu kabul edilecektir. Bu ise, 185. âyetteki mesaj dikkate alındığında tercihe şayan olmaz."

Yani sayın Yılmaz, bütün meallerde gördüğümüz şekilde verilen bir anlamın, Ramazan ayı haricindeki günlerde de orucun farz kılınmış olabileceği anlamı çıkacağı için, bu tür anlam vermenin tercih edilemeyeceğini söylemektedir. Halbuki sadece 183. ayetin sonundaki Lealleküm tettekune ibaresinin ayet sonu olduğunu, ve bunun başka ayetlerde de aynı şekilde olduğunu dikkate almış olsaydı, her iki birbirine karıştırmak sureti ile anlamı bozmaya cesaret edemezdi. Sayın Yılmaz, orucun Ramazan ayı içinde tutulması gerektiğini düşünmekle birlikte, bu konuda girdiği zorlama yorumların sebebi merak konusudur. 

Oruç konulu ayetleri bir çocuk dahi okumuş olsa kolayca anlayabilecek iken, mezkur şahsın bu ayetler üzerinde oynamalar yaparak, farklı yorumlar çıkarmaya çalışmasının amacını düşünmek gerekmektedir. Ancak yaptığı Kur'an çevirisinde ayetleri birbirine karıştırmak sureti ile yaptığı bazı anlam bozmalarını dikkate aldığımızda, bunu bilerek ve sadece ön kabullerini Kur'an'a onaylatmak amacı ile yaptığını anlamak zor olmayacaktır.

KÜLÛ VE’ŞREBÛ (Yiyiniz ve içiniz) başlığı altında susuzluğun insan vücuduna verdiği zararları ele aldıktan sonra, "Vücudun özellikle de beynin su ihtiyacı dikkate alındığında ise beyni hasta etmeyecek; zihinsel fonksiyonlarda noksanlık oluşturmayacak ölçüde, yani beyni koruyacak ölçüde su alımının oruçta sakıncasız olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.
diyerek, oruç yasaklarına dahil olan yeme ve içmeden su içmenin istisna edilmesi gerektiğini söylemektedir. 

Kur'an ile ilgili konularda konuşmaya soyunanların dikkat etmesi gereken ilk nokta, yazdıkları yazının başlığının Kur'an'da ......., veya Kur'an'a göre ........... şeklinde olmaMAsına dikkat etmeleridir. Bu tür başlıklar altında yazılanlar, Kur'an'ın bu konuda ne dediğini dile getirmek anlamını taşımaktadır. Halbuki kim olursa olsun, Kur'an ile ilgili yazdıkları okuduğu ayetten anladığı veya anlamak istediği olup, bunların Kur'an'dan olduğunu iddia etmek hakkına sahip değildir. 

Sayın Yılmaz, Kur'an'da Oruç şeklinde bir başlık atarak, bu konudaki düşüncelerini Kur'an'a onaylatmaya çalışması bakımından ilk başta yanlışa düşmüştür. Oruç yasaklarına konuşmamayı da ilave eden sayın Yılmaz, acaba bu yasağı kendisinin bir Ramazan boyunca uygulayarak, Ramazan orucunu eda edip etmediği merak konusudur. Oruç günlerinde su içmenin yasak olmasını, susuzluğun insan vücuduna olan zararlarını dikkate alarak değerlendirerek, beyni koruyacak miktarda içmenin orucu bozmaması gerektiğini iddia eden sayın Yılmaz, din koyuculuğa soyunmakta olduğunun acaba farkında mıdır?.

Oruca güç yetiremeyenlerin oruç tutmamalarına dair ruhsat vermek yerine, ihtiyacı olduğu zaman biraz su içerek oruç tutmaları emredilemez miydi?.

İnsan vücudunun suya olan ihtiyacını sayın Yılmaz'dan daha iyi bilen Allah (c.c), neden oruç günlerinde bir miktar suya izin veren bir beyanda bulunmamıştır. Acaba bu izinleri Hakkı Yılmaz veya benzerleri olan kulları gibi, insanı Allah'tan daha iyi tanıyan !! kimselere mi bırakmıştır?.

Makalesinde " oruç, imamın, müezzinin, din adamının açıklamasına bırakılacak bir ibâdet değildir" şeklinde bir iddiada bulunan sayın Yılmaz için biz de şunu söyleyebiliriz. 

      Bu Kur'an Hakkı Yılmaz'ın açıklamalarına bırakılabilecek bir kitap değildir.


21 Mayıs 2017 Pazar

Bütün Elçilere Kitap Verilmiş midir ? Sorusu Çerçevesinde Kitap Kelimesi Üzerinde Bir Tahlil Çalışması

Nebi ve Resul kelimeleri, İslam adına yapılan konuşma ve tartışmalarda en fazla dile getirilen kelimelerden olmasına rağmen, Kur'an'i anlamda bu kelimelerin tariflerinin doğru yapıldığını, ve birçok kişinin bu kelimelerin anlamlarını doğru biçimde bildiğini söylemek mümkün pek değildir. Klasik bilgiler çerçevesinde yapılan tarife göre Resul , Kendisine kitap ve şeriat verilen elçi, Nebi ise, Kendisine kitap ve şeriat verilmeyen, önceki elçinin kitap ve şeriatını sürdüren elçi demektir. Fakat bunları Kur'an'a arz edecek olursak, maalesef kelimelerin bu şekildeki tarifleri Kur'an'dan onay almayacaktır.

[042.013] Allah, dinden Nuh'a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, İbrahim'e, Musa ya ve İsa 'ya tavsiye ettiğimiz Allah'ın dinini hayata egemen kılın ve bu konuda görüş ayrılığına düşmeyin' direktifini sizin için bir hayat düsturu olarak öngördü. Fakat kendilerini çağırdığın bu düstur Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.»

Nebi  için yapılan, yeni bir şeriat getirmemiş olması, önceki elçinin şeriatını sürdürmesi şeklinde yapılan tarifin Şura s. 13. ayetinden onay almadığı görülmektedir. Hiç bir elçinin yeni bir şeriat getirmediği, ilk elçiden beri Allah'ın insanlar için şeriat yani yol kıldığı İslam Dinini tebliğ etmek amaçlı olarak gönderildiklerini Şura s. 13. ayetinden ve diğer ayetlerden öğrenmekteyiz (3. sure 85- 5. sure 6).

Elçilerin yeni şeriat getirmediği, getirdiği şeriatın yani insanlar için belirlenen yolun, ilk elçiden son elçiye kadar aynı olduğunu öğrendikten sonra, klasik tarifte resul için yapılan Kitap verilen elçi, Nebi için yapılan Kitap verilmeyen elçi tarifinin doğru olup olmadığının cevabını Kur'an'da aramaya çalışalım.

[003.081] Allah nebilerden ahit almıştı: «Ant olsun ki size Kitap, hikmet verdim; sizde olanı tasdik eden bir resul gelecek, ona mutlaka inanacaksınız ve ona mutlaka yardım edeceksiniz, ikrar edip bu ahdi kabul ettiniz mi?» demişti. «İkrar ettik» demişlerdi de: «Şahid olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim» demişti.

Al-i İmran s. 81. ayetinde, Allah (c.c) nin "Ant olsun ki size Kitap, hikmet verdim" sözünü söylediği kişiler, NEBİ olarak isimlendirilmektedir. Bu ayet bizlere klasik tarifteki Nebilere kitap verilmemiştir iddiasının doğru olmadığını göstermektedir. Ayrıca, Enam s. 84-88. ayetlerde 18 elçinin ismi sayıldıktan sonra 89. ayette "İşte bunlar, kendilerine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiğimiz kimselerdir" buyurulmuş olması, elçi vasfına sahip olan bir kimsenin kitap getirmediği iddiasının doğru olmadığını göstermektedir. Sayılan bu 18 elçinin dışındakilere kitap verilmediği şeklinde bir iddia, yukarıda mealini verdiğimiz ayet ile çelişecektir. Dolayısı ile kitap verilmeyen elçi diye bir sözün kullanılması asla doğru değildir.

Bu noktada elçilere kitap verilmiş olmasının ne anlama geldiği önem kazanmaktadır. Kitap kelimesinin klasik tarifteki anlamının, bu konudaki yanlış anlayışı beraberinde getirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Kitap denildiğinde hepimizin aklına ilk olarak, iki kapak arasına alınmış yazılı sahifeler şeklinde bir tarif gelmektedir. 

Kelimeye bu şekilde verilen anlam elbette doğrudur, fakat kelimenin böyle bir anlam kazanmasına sebep olan temel anlamına baktığımızda bu kelime bizlere, elçilere kitap verilmiş olmasının ne anlama gelebileceği konusunda, daha farklı bir bakış açısı kazandıracaktır.

El Ketbü: İki deriyi dikerek birbirine eklemek anlamındadır. Ketebtüssikae : Tulumu diktim.

Yaygın dilde ise, harfleri yazarak birbirine eklemek anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca bu kelime, birbirine eklenmiş söz yani lafızla ilgili olarakta kullanılır. Kitabetün kelimesi, yazarak arka arka dizmek anlamındadır. Bundan dolayı Allah kelamı her ne kadar yazılmamış olsa dahi Kitabun olarak adlandırılmıştır. Örnek : Elif, lam, mim zalike-l kitabü (Bakara s. 1-2)
(El Müfredat)

Görülmektedir ki, Kitap kelimesi sadece yazı ile arka arkaya dizilen harflerin kağıda yazılarak toplandığı bir objenin adı değil, Muhammed (a.s) ın ağzından dökülen sözlerin arka arkaya toplandığı sözlerin de adı olmuştur.

Kur'an ile ilgili geçen Kitap kelimesini Kur'an'ın Muhammed (a.s) a yazılı olarak indirilmediğini dikkate alarak anlamaya çalıştığımızda, elçinin ağzından dökülen kelimelere de EL KİTAP denildiğini görürüz. İşte kitap kelimesinin bu anlamı, elçilere kitap verilip verilmediğini daha kolay anlamamızı da sağlayacaktır. 

Bu bağlamda kitap kelimesine, ALLAH (C.C) TARAFINDAN SEÇİLEN ELÇİLERİN KENDİLERİNE VAHYEDİLEN SÖZLERİ MUHATAPLARINA AKTARMASI  şeklinde bir anlam verdiğimizde, elçilere kitap verilip verilmemiş olduğu anlaşılacaktır. Allah (c.c) seçmiş olduğu bütün elçilere vahyettiğine, seçilen bu elçilerin de kendilerine vahyedileni muhataplarına aktardığına göre BÜTÜN ELÇİLERE KİTAP VERİLMİŞTİR diyebiliriz.

Bütün elçilere kitap verilip verilmediği yönünde yapılan tartışmalar, kitap kelimesinin anlamının sadece iki kapak arasına kağıttan mamul sayfalara yazılmış harflerden müteşekkil sözler şeklinde bir anlamı olduğu dikkate alınarak, kelimenin ağızdan çıkan harflerin birbirine eklenmek sureti ile sözlerin oluşturulması şeklinde bir anlamı da olmasının dikkate alınmamasından kaynaklanmaktadır. Kelimenin bu anlamı da dikkate alındığında, elçilere kitap verilip verilmediği şeklinde yapılan tartışmaların ne kadar da gereksiz olduğu görülecektir.

Kur'an'daki elçi kıssalarına baktığımızda, kavimlerine gönderilen elçiler, kendilerinin Allah (c.c) tarafından gönderilmiş olduklarını bildirmektedirler. Allah tarafından bir yetki belgesi olmadan hiç bir elçi kendiliğinden ortaya çıkarak, elçiliğini iddia etmemiştir.

Bu bağlamda resullüğü kendilerinden menkul bazı kimselerin, son zamanlarda ortaya çıkarak BEN DE RESULÜM şeklindeki iddialarını ele almak gerektiğini düşünmekteyiz.

Ahzab s. 40. ayetinde "Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir." buyurulmasından hareketle, Nebi ve Resul ayrımına giderek, Nebilik bitmiştir ama resullük bitmemiştir şeklinde bir teori üretmek sureti ile kendilerini resul ilan edenlere, veya bu tür kişileri resul  olarak kabul edenlere rastlamaktayız.

Al- İmran s. 81. ayetine geri dönerek konuyu anlamaya çalıştığımızda, Allah (c.c) nin beşer cinsinden seçtiği insanların bir kısmının nebi, bir kısmının resul olduğunu değil tamamının nebi olduğunu görmekteyiz. Bir insan resul olmadan önce nebi olması gerekmektedir ki Allah (c.c) ona VAHYETSİN YANİ KİTAP VERSİN. Yani bir kimsenin resul olması onun öncelikle nebi olmasından yani bu belgeyi almasından geçmektedir.

Fakat bugün ortalıkta Ben de resulüm diye gezen bir çok kimseye Sen neyin resulüsün? diye sorduğumuzda cevap olarak, Ben Kur'an'ın resulüyüm cevabını vermektedir. Bu noktada kendisini resul ilan edenlerin en tutarlısı !! olduğunu söyleyebileceğimiz İskender Evrenosoğlu adlı şahıs, bu işin kitapsız olmayacağını bildiği için kendisine kitap indirilmiş bir nebi resul olduğunu ilan ederek tutarlı bir sahtekar olduğunu ortaya koyabilmektedir. Bu kişi haricindekiler ise, kendilerine kitap verilmediğini, önceki kitap olan  Kur'an ile idare ettiklerini söyleyerek, büyük bir yalan ve iftiraya imza atmaktadırlar.

Halbuki gerçek bir resul, kendisine kitap verilen yani vahyedilen bir kimse olması gerekmektedir. Kendine kitap verilmemiş yani vahyedilmemiş bir resul, ancak yalancı ve sahtekar bir müfteri olmaktan ileri gidemeyen, dahası tıbbi destek almaya ihtiyacı olan hastalıklı bir kimsedir.

Sonuç olarak; İslam düşüncesinde nebi ve resul ayrımının yapılarak, Allah (c.c) nin seçtiği elçilerin bir kısmının nebi, bir kısmının resul olduğu iddiası Kur'an'dan destekli bir iddia değildir. Bu elçilerin bir kısmına kitap verildiği, bir kısmına verilmediği iddiası da aynı şekilde Kur'an'dan destek almamaktadır.

Kitap kelimesini şayet doğru biçimde anlayacak olursak, halen yapılmakta olan, nebi resul ayrımı veya bunların bazılarına kitap verilip verilmediği yönündeki tartışmalar son bulacaktır.
Kur'an'ın bu konuda ne demiş olabileceğine baktığımızda, Allah (c.c) nin seçmiş olduğu beşer elçilerin tamamının Nebi Resul olduğu, ve tamamına kitap verildiği anlaşılmaktadır. 

                                           EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Allah (c.c) nin Nahl s. 41. Ayetindeki Vaadini Yusuf Kıssasından Okumak

Kullarına yapmış olduğu her türlü vaadinden asla dönmeyeceğini beyan eden Allah (c.c), bu vaadinin gerçekleşmiş şeklini kıssalar ile canlı ve yaşanmış bir şekilde bizlere göstermektedir. Bu yazımızda, Allah (c.c) nin biz kullarına Nahl s. 41. ayetinde yapmış olduğu bir vaadin, Yusuf kıssası üzerinden gerçekleşmiş şeklini okumaya çalışarak, kıssaların anlatılış amaçlarını daha iyi anlamaya çalışacağız. Malum olduğu üzere Kur'an kıssaları, geçmişlerin yaşantılarından kesitler sunmak sureti ile, sonraki gelecek olanlara bu anlatımlardan ibret almalarını amaçlamaktadır. Kıssaları bu gözle okuduğumuz takdirde, bu anlatımlar bizlerin yaşantısının şekillenmesinde örnek olacaktır. 

Yapacağımız okumanın amaçlarından bir tanesi de, aynı zamanda Kur'an'ın birbiri içinde nasıl muhteşem bir anlam örgüsüne sahip olduğunu da göstermeye çalışmaktır. Nahl s. 41. ayetini belki çoğu zaman üstünkörü okur geçeriz. Fakat Arapça metindeki bazı kelimelerin birbiri ile olan alakasını kurarak okumaya çalıştığımız bir Kur'an, ayetlerin birbiri ile olan anlam bağını da görmemizi sağlayacaktır.

وَالَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي اللّهِ مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ
[016.041] Zulme uğradıktan sonra Allah uğrunda hicret edenlere gelince, kesinlikle onları dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; ahiret mükafatı ise daha büyüktür, eğer bilseler.

الَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
[016.042]  Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.

Nahl s. 41. 42. ayetlerini okuduğumuzda, Allah (c.c) zulme uğrayan kullarını, sabrederek mücadele ettikleri takdirde, DÜNYADA güzel bir yere yerleştireceğini vaad etmektedir. Kur'an kıssaları Allah (c.c) nin bu vaadinin canlı bir şekilde yerine gelmiş olduğunu bizlere anlatan ibret vesikalarıdır. Allah (c.c) nin sabreden kullarına vaad ettiği dünyada güzel bir yer, Yusuf (a.s) ın yaşamında canlı olarak bizlere gösterilmektedir. Allah (c.c) nin bu vaadini Sünnetullah yani değişmez yasa olarak anladığımız zaman, bu vaadlerin gerekli şartlar yerine geldiği tüm zamanlarda yerine geleceğini anlayabiliriz. 

Nahl s. 41. ayetindeki vaadin yaşanan hayat içinde yani DÜNYADA gerçekleşeceğinin vaad edilmiş olması önemli bir noktadır. 42. ayette bu karşılığa ulaşmanın yolunun sabır ve tevekkül olduğunu dikkate alarak yapılacak okumalarda, biz kulların dünya hayatında karşılaştığımız sıkıntıları nasıl aşabileceğimizin de yolu gösterilmektedir.

Başına gelen sıkıntılara karşı sabır ve tevekkül etmek konusunda acze kolayca düşebilen insan, eğer bunu başardığı takdirde bunun karşılığını ahirette alacağı gibi, Allah'ın bir vaadi olarak dünya hayatında da alacaktır. Yusuf (a.s) yaşamı içinde bunu başarmış bir kimse olarak, sabrının karşılığını dünya hayatında almış, onun aldığı bu karşılık ise, değişmez bir yasanın  sonucu olarak bizlere de örnek olmaktadır.

[012.056] Ve işte böylece Yusuf'u o ülkede yerleştirdik; neresinde isterse makam tutuyordu. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. Ve iyi davrananların mükafatım zayi etmeyiz.

Yusuf s. 56. ayeti, Yusuf (a.s) ın o ana gelene kadar çektiği çile ve ızdırabın bittiğini, başına gelenlere karşı gösterdiği davranışların karşılığını aldığını beyan etmektedir. Bu beyan ile Nahl s. 41. ve 42. ayetlerini birlikte okuduğumuzda ise, Allah (c.c) nin biz kullarına yapmış olduğu vaadin, Yusuf (a.s) örneğinde gerçekleştiği görülmektedir. 

Yusuf (a.s) ın hayatına baktığımız zaman, kardeşleri tarafından kuyuya atıldıktan sonra, onu bulan kervancılar tarafından Mısır'da satılmış, satın alan kişinin onu yetiştirerek gençlik çağına gelmesini sağladığını görmekteyiz (Yusuf s. 1-21). Onu satın alan kişinin karısı onun nefsinden murat almak istemesi, Yusuf'un hayatında yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. 

Yusuf (a.s) ın başına gelen bu olay genellikle ters biçimde gerçekleşerek, erkeğin kadını arzulaması şeklinde cereyan etmektedir. Bir kadının erkeğe yaptığı zina teklifinin ret edilmesi nadir görülebilecek durumlardan bir tanesi olup, bu konuda Yusuf (a.s) ın dahi bir an için bocaladığını görmekteyiz (Yusuf s. 24). Hele bu kadın ret edildiği takdirde o kişiye bazı yaptırımlar uygulayabilecek bir güce sahip ise, ret edilmesi daha güçtür. 

Fakat Yusuf (a.s) kendisine yapılan ahlaksız teklifi ne pahaya olursa olsun geri çevirmek sureti ile gençliğinin hapislerde çürümesine razı olmuştur. İşte Yusuf (a.s) tarafından bize öğretilen ders bu dur. Eğer o kadının teklifini kabul etmiş olsaydı, gençliğinin hapislerde geçmesine engel olacak ve güzel bir hayat sürebilecekti. Fakat böyle bir hayata razı olmak yerine hapsolunmayı seçen Yusuf (a.s), dünya hayatının geçici nimetleri ile ahiret hayatının ebedi nimetleri arasında tercih yapılması gerektiğinde, nasıl bir tercihte bulunmak gerektiğini yaşantısı ile öğretmektedir.

Yusuf (a.s) gençliğinin hapislerde geçtikten ve sıkıntılara göğüs gerdikten sonra, Mısır ülkesine sultan olacağını da bilmiyordu. O sadece doğru bildiğini hayatına geçirmek sureti ile dik bir duruş sergilemiş, sonu neye mal olursa olsun her şeye razı gelmişti.

İnsan olarak hepimizin hayatı, dünya hayatının geçiciliğini veya ahiret hayatının ebediliğini seçmek noktasında yapacağımız tercihler ile geçecektir. Ebedi hayatı seçmek noktasında yapacağımız tercihler belki bizlerin dünya hayatında büyük sıkıntılara düşmesine sebep olacaktır, fakat bunun bize ileride daha güzel günleri getireceğini bilmiş olmamız, bu sıkıntılara katlanmamızı kolaylaştıracaktır.

İşte Nahl s. 41 ve 42. ayetleri, bizlere bu müjdeyi vermektedir. Yusuf (a.s) ı aynı surenin 56. ayetindeki sonucu götüren süreç, onun Nahl s. 41. ayetinin gereğini hayatına yansıtması sonucunda gerçekleşmiştir. 

Nahl s. 41. ve 42. ayetlerinin yine dünya hayatında gerçekleşmiş şekli İsrailoğulları ve İbrahim (a.s) örneğinde görülebilir.

[010.093] Biz, İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik (bevve'ne). Onlara tertemiz şeylerden rızıklar verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar hiç ihtilafa düşmediler. Şüphesiz Rabbın, kıyamet günü aralarındaki ihtilaflar hakkında hükmünü verecektir.

[022.026]  «Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyama duranlar, rüku edenler ve secdeye varanlar için Evimi temiz tut» diye İbrahim'i El beyt'in yerine yerleştirdik (bevve'ne).

Yunus s. 93. ayeti, İsrailoğullarının Firavun zulmünden kurtularak denizin karşı kıyısına geçtikten sonraki hallerini anlatmaktadır. İsrailoğulları bu sonuca erişmek için uzun yıllar süren bir mücadele içine girmiş, Nahl s. 41. ve 42. ayetlerdeki şartları yerine getirerek, dünyada güzel bir yere yerleştirilmeyi hak etmişlerdir.

Hac s. 26. ayeti, İbrahim (a.s) ın kavminden kurtularak başka topraklara hicret etmesinden sonraki hayatını anlatmaktadır. İbrahim (a.s) bilindiği üzere müşrik kavmi ile büyük bir mücadeleye girişmiş, onların kendisine karşı kurduğu tuzaktan kurtularak onlardan ayrılmıştır. Onun kavmi ile giriştiği mücadele, yine Nahl s. 41. ve 42. ayetindeki şartları yerine getirmesi sonucunda dünya hayatında güzel bir yere yerleştirilme vaadinin gerçekleşmesine sebep olmuştur.

Kur'an kıssalarını Sünnetullah'ın toplumlar üzerinde nasıl işlediğini gösteren anlatımlar olarak okuduğumuz zaman, elçilerin ve onlara inanmayanların başlarından geçenler, sadece onlara has olmaktan çıkarak, tüm zamanlara mesajlar içeren gerçekler olarak karşımıza çıkacaktır.

Sonuç olarak; Kur'an kendi içindeki anlam örgüsü ile, kendisini açan bir kitap olma özelliğini taşımaktadır. Bu çalışmamızda Nahl s. 41. ve 42. ayetlerinde Allah (c.c) tarafından verilen vaadin gerçekleşmiş şeklini Yusuf (a.s) ın hayatı üzerinden okumaya çalıştık. 

Kur'an kıssaları, Sünnetullah  olarak bildiğimiz değişmez toplumsal yasaların, geçmiş kavimler üzerinde nasıl işlediğini göstererek, gelecek topluluklar üzerinde de nasıl ve hangi şartlarda işleyebileceğini gösteren anlatımlardır. Bu nokta dikkate alınarak yapılan okumalar, bizlere Kur'an'ın gerçek hayatın tam ortasına hitap ettiğini gösterecektir.

                                  EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 
                   

19 Mayıs 2017 Cuma

Hud s. Bağlamında Ayetlerin Sure İçi Bütünlüğü Üzerinde Bir Çalışma

Herhangi bir ayet ile ilgili yapılan Kur'an okumalarında ilgili ayetin, konu, sure ve Kur'an bütünlüğüne dikkat edilmesi, yapılan anlama çalışmasını kolaylaştıracaktır. Bu yazımızda Hud suresi bağlamında bazı ayetlerin sure için ilişkileri üzerinde durarak, ayetlerin sure içinde birbiri ile olan bağına dikkat çekmeye çalışacağız.

Hud suresini okuduğumuzda bazı elçilerin kıssalarını, ve o elçilerin kavimlerinin helak edildiğini görmekteyiz. Aynı surenin 120. ayetinde, bu kıssaların anlatılma sebebi şöyle anlatılmaktadır;

[011.120] Elçilerin haberlerinden senin gönlünü yatıştıracak olanlardan sana anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve ibret gelmiştir.

Hud s. 120. ayeti, Kur'an kıssalarını anlamanın anahtar ayetlerinden bir tanesi, belki en önemlisidir. Ayete baktığımızda kıssa anlatımların iki amaca yönelik olduğunu görmekteyiz. 

1- Elçinin gönlünü yatıştırmak. 

Bilindiği gibi Muhammed (a.s) kendisine verilen görevi yerine getirmek konusunda bir hayli sıkıntı çekmekte, kavmi tarafından ona ve beraberindekilere her türlü eza ve cefa reva görülmekteydi. Geçmiş elçilerin başlarından geçenlerin ona anlatılmasının sebebi, bu konuda yalnız olmadığı, ve aynı olayların geçmiş elçilerin başlarından da geçtiğini bilmesi, böylelikle rahatlaması içindir. 

2- Müminlere öğüt ve ibret.

Aynı sıkıntıları sadece elçiler değil, onlarla beraber olan müminlerde çektiği için, kıssa anlatımlarının onlar için de birer ibret olarak okunması gerekmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Kur'an kıssaları sadece geçmiştekilerin yaşantılarından kesitler olarak değil, onların yaşanmışlıklardan ibret alınması için bizlere anlatılmaktadır.


Hud suresi bütünlüğünde, bu ayetin daha geniş açılımını görmekte, bir nevi ayetin ayet ile açıklanma örneğini görmekteyiz. Kısacası, Hud s. 120. ayeti kendisini yine aynı sure içinde tefsir etmektedir. 

Ellâ ta’budû illallâh(illallâhe), innenî lekum minhu nezîrun ve beşîr(beşîrun).
[011.002]  Öyle ki, Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Gerçekten ben, sizi onun tarafından uyarıp-korkutan ve müjdeleyenim;

Ve enistagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi yumetti’kum metâan hasenen ilâ ecelin musemmen ve yu’ti kulle zî fadlin fadleh(fadlehu), ve in tevellev fe innî ehâfu aleykum azâbe yevmin kebîr(kebîrin).
[011.003] Rabbınızdan mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin. Her lütuf sahibine lütfunu versin. Eğer yüzçevirirseniz; o zaman ben, başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.

Hud s. 1. ayeti, bu kitabın kimin tarafından indirildiğini beyan etmekte, 2. ve 3. ayetlerinde neden indirildiği ve elçinin kavmine yaptığı uyarıları görmekteyiz. Bu uyarıların benzerlerinin surenin diğer ayetlerinde başka elçilerin de ağzında döküldüğünü görülecektir. İlerleyen ayetlerde, Mekke'lilerin inkarcı davranışları, ve onlara karşı söylemesi gerekenler bildirilmektedir. 

Hud suresinin temel mesajı, Allah'tan başkasına kulluk edilmemesi gerektiğine dair bilgileri ihtiva eden kitaba iman etmek, önceki elçilerin kavimlerinin, bu emre aykırı hareket etmek sureti ile başlarına gelenlerden ibret almaktır diyebiliriz.

E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ve yetlûhu şâhidun minhu ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten), ulâike yu'minûne bih(bihî), ve men yekfur bihî minel ahzâbi fen nâru mev'ıduh(mev'ıduhu), fe lâ teku fî miryetin minhu innehul hakku min rabbike ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu'minûn(yu'minûne).
[011.017]  Rabbından açık bir delil üzerinde bulunan, ardınca da Rabbı tarafından bir şahid gelen, ondan önce de Musa'nın imam ve rahmet olan kitabını tasdik eden kimse, başkaları gibi midir? İşte onlar; Kur'an'a inanırlar. Herhhangi bir güruh onu inkar ederse; onun varacağı yer ateştir. Bundan şüphen olmasın. Doğrusu o, Rabbın tarafından gelen bir gerçektir, ama insanların çoğu inanmazlar.

Surenin 17. ayeti, elçinin açık bir delil üzerinde olduğu, önceki elçilerden olan Musa'nın kitabını tasdik eden elçiler zincirinin bir halkası olduğu belirtilmekte, surenin 25. ayetinden itibaren ise Nuh (a.s) ın kıssası anlatılmaya başlanmaktadır. Kur'an'ın kendisinden önceki kitapları tasdik etmiş olmasının sıkça hatırlatılması, son elçi ve kitabın kaynağının aynı olduğunun bilinmesi içindir.

Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî innî lekum nezîrun mubîn(mubînun).
En lâ ta’budû illallâh(illallâhe), innî ehâfu aleykum azâbe yevmin elîm(elîmin).
[011.025]  Gerçekten Nuh'u da kavmine göndermiştik. Ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.
[011.026] «Allah'dan başkasına kulluk etmeyin, muhakkak ki, ben sizin üzerinize elîm bir günün azabından korkuyorum.»

Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî rahmeten min indihî fe ummiyet aleykum, e nulzimukumûhâ ve entum lehâ kârihûn(kârihûne).
[011.028] (Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından (bildirilen) açık bir delil üzerinde isem ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa, buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?.

Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
[011.029] Ey kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk olarak görüyorum.

Surenin 2. ve 3. ayetlerinde Muhammed (a.s) ın kavmine söylediği  sözlerin bir benzerinin Nuh (a.s) ın ağzından da döküldüğünü görmekteyiz. 28. ayette ise, surenin 17. ayetinde olduğu gibi, elçinin yetkiyi kimden aldığı bildirilmektedir. 29. ayette ise Nuh (a.s) ın tebliğine karşılık herhangi bir ücret istemediğini görmekteyiz. Bu durum bir sonraki Hud (a.s) kıssasında da karşımıza çıkacaktır. İlerleyen ayetlerde, Nuh (a.s) ın kavminin ona karşı olan inkarcı tavrı mücadelesinden kesitler sunularak, kavminin helak edilmesi, ile kıssa son bulmaktadır. 

Ve ilâ âdin ehâhum hûdâ(hûden), kâle yâ kavmi'budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), in entum illâ mufterûn(mufterûne).
[011.050]  Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan uyduranlardan başkası değilsiniz.

Yâ kavmi lâ es'elukum aleyhi ecrâ(ecren), in ecriye illâ alellezî fetaranî, e fe lâ ta'kılûn(ta'kılûne).
[011.051] Ey kavmim; ben sizden bunun için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, yalnız beni yaratana aittir. Aklınız ermiyor mu?

Ve yâ kavmistagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi yursilis semâe aleykum midrâran ve yezidkum kuvveten ilâ kuvvetikum ve lâ tetevellev mucrimîn(mucrimîne).
[011.052] «Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tevbe edin ki, üzerinize gökten bol bol bereket indirsin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin.»

Surenin 2. ve 26. ayetlerine baktığımızda, Muhammed ve Nuh (a.s) ların kavimlerine yaptığı çağrının benzerinin, Hud (a.s) tarafından da kavmine yapıldığını görmekteyiz. Surenin 29. ayetinde, Nuh (a.s) ın kavmine yaptığı tebliğe karşılık herhangi bir karşılık istememesi, Hud (a.s) ın ağzından dökülmektedir. Surenin 3. ayeti ve 52. ayetini okuduğumuzda ise Allah (c.c) den mağfiret ve tevbe istenilmesini görmekteyiz. Ayrıca surenin 6. ayetinde gördüğümüz sözlerin bir benzerinin, 56. ayette Hud (a.s) tarafından da tekrarlandığını görmekteyiz.

Nuh (a.s) ı ret eden kavminin başına gelen helak, Hud (a.s) ı ret eden kavminin de başına gelerek, yeni bir elçi kıssasına geçilmektedir.

Ve ilâ semûde ehâhum sâlihâ(sâlihan), kâle yâ kavmi'budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), huve enşeekum minel ardı vesta'merekum fîhâ festâgfirûhu summe tûbû ileyh(ileyhi), inne rabbî karîbun mucîb(mucîbun).
[011.061]  Semud'a da kardeşleri Salih'i gönderdik. O: « Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka bir ilahınız da yoktur. Sizi, yerden O meydana getirdi, yeryüzünde yerleşme ve imar etme gücünü size O verdi; O'nun bağışlamasını isteyin, sonra O'na tevbe edin! Şüphe yok ki, Rabbim yakındır, duaları kabul edendir.» dedi.

Salih (a.s) ın kavmine karşı yaptığı tebliğin benzerinin, surenin 3-26-50. ayetlerinde de diğer elçiler tarafından kavimlerine yapıldığını görmekteyiz.

Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî minhu rahmeten fe men yansurunî minallâhi in asaytuhu fe mâ tezîdûnenî gayre tahsîr(tahsîrin).
[011.063] Dedi ki: «Ey kavmim, görüşünüz nedir-söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu durumda da O'na isyan edecek olursam Allah'a karşı bana kim yardım edecektir? Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana (hiç bir yarar) sağlamayacaksınız.»

Surenin 17. ve 28. ayetlerinde gördüğümüz, elçilerin bir yetki belgesi ile kavimlerine geldikleri, elçiliklerinin kendilerinden menkul olmadığı, surenin 63. ayetinde, Salih (a.s) tarafından da tekrarlanmaktadır. Nuh ve Hud (a.s) lara kavimlere tarafından verilen ret cevabının aynısı, Salih (a.s) a da verilerek, aynı akıbete düçar olmuşlardır. 

Surenin ilerleyen ayetlerinde İbrahim'im misafirleri kıssası anlatılmaktadır. Aynı elçiler Lut kavmine de giderek o kavmin helak olmasını sağlamışlardır. Surenin devamında Şuayb (a.s) ın kıssası anlatılmaya başlanmaktadır.

Ve ilâ medyene ehâhum şuaybâ(şuayben), kâle yâ kavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), ve lâ tenkusûl mikyâle vel mîzâne innî erâkum bi hayrin ve innî ehâfu aleykum azâbe yevmin muhît(muhîtin).
[011.084] Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı. Dedi ki: Ey kavmim; Allah'a kulluk edin, O'ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi, iyi bir halde, refah içinde görüyorum. Ve sizi azabla kuşatacak bir günden korkuyorum.

Salih (a.s) ın kavmine karşı söylediklerini, daha önceki 3-26-50 ve 61. ayetlerde de görmekteyiz. Önceki elçilere yapılan itirazların aynısını, kavminin Şuayb (a.s) a yaptığını görmekteyiz.

Kâle yâ kavmi e reeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve rezekanî minhu rızkan hasenâ(hasenen), ve mâ urîdu en uhâlifekum ilâ mâ enhâkum anh(anhu), in urîdu illel ıslâha mesteta’tu, ve mâ tevfîkî illâ billâh(billâhi), aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb(unîbu).
[011.088] Dedi ki: Ey kavmim; ben Rabbımdan apaçık bir delil üzere iken O, bana kendisinden güzel bir rızık ihsan etmişse; ne dersiniz? Size yasakladığım şeylere aykırı hareket etmek istemem. Gücümün yettiği kadar islah etmekten başka bir isteğim yoktur. Başarım; ancak Allah'tadır. O'na tevekkül ettim ve O'na yöneliyorum.

17-28-63. ayetlerde gördüğümüz, elçilerin yetki belgesi üzerinde oldukları, 88. ayette de tekrarlanmaktadır. Bugün bazı kimselerin Ben de resulüm diyerek ortalıkta gezmeleri, ve ellerinden herhangi bir yetki belgesi olmaması, onların bu konuda yalan söylediklerini ortaya koyduğunu, yeri gelmişken hatırlatmak isteriz.

Şuayb (a.s) kavmine kendilerinden önce helak edilen Nuh, Hud, Salih ve Lut (a.s) ların kavimlerini hatırlatarak, bir benzerini 3-52 ve 61. ayetlerinde gördüğümüz sözleri 90. ayette tekrarladığını görmekteyiz. 

Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyh(ileyhi), inne rabbî rahîmun vedûd(vedûdun).
[011.090]  «Rabbinizden mağfiret dileyin; O'na tevbe edin; doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever.»

Şuayb (a.s) ın çağrısına ret cevabı veren kavmi, diğer kavimler gibi aynı akıbete uğramıştır.

Ve yâ kavmi’melû alâ mekânetikum innî âmil(âmilun), sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve men huve kâzib(kâzibun), vertekibû innî meakum rakîb(rakîbun).
[011.093]  «Ey Milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu ben de yapacağım. Kime rezil edici bir azabın geleceğini, kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlüyorum.»

Ve kul lillezîne lâ yu’minûna’melû alâ mekânetikum, innâ âmilûn(âmilûne).
[011.121-2] İnanmayanlara: «Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz» de.

93. ayette Şuayb (a.s) ın ağzından çıkan sözlerin benzerinin, 121. ayette de Muhammed (a.s) ın ağzından çıktığını görmekteyiz.

Kur'an muhataplarına gereken mesajı verdikten sonra, bu mesajı ret edenlerin başlarına neler geleceğini de haber vermektedir. Bu haberi vermekte kullandığı anlatım üslubu, önceki kavimlerin başlarına gelenlerdir.Allah (c.c) bu haberleri anlatmakla, Yaptıklarımız yapacaklarımızın garantisidir demekte, iman etmeyenleri açık bir şekilde tehdit etmektedir.

Sonuç olarak; Kur'an, muhataplarına vermek istediği mesajı basit ve yalın bir dille anlatmakta, bu anlatımı kullanırken, geçmiş yaşantıları örnek vermektedir. Bu ayetleri okuyan ve dinleyenlerin zihninde ilk canlanan şey, Allah (c.c) nin biz kullarına yapmış olduğu vaadin boş olmadığı, bu vaadin önceki yaşantılar bazında gerçekleştiği, bundan dolayı aynı yolu izleyenlerin de bu vaad ile karşı karşıya kalacağını bilmeleri olacaktır. 

Elçilerin kavimlerine karşı olan tebliğinin bütün elçiler için aynı olduğunu düşündüğümüz zaman, elçileri ret eden bir hayat sürmenin bedelinin de aynı olacağı, bu şekilde bizlere anlatılmış olmaktadır.

Bu çalışma yapma amacımız, bir surenin kendi içinde nasıl bir bütünlüğe ve anlam örgüsüne sahip olabileceği üzerinde tefekkürde bulunmaya çalışmak idi. 

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 


18 Mayıs 2017 Perşembe

Yusuf s. 37. Ayeti: Yusuf (a.s) ın Zindan Arkadaşları İle Yaptığı Konuşma Üzerine Bir Mülahaza

Yusuf s 37. ayetini okuyan bir çok kimse, o ayette Yusuf (a.s) tarafından yanındaki zindan arkadaşlarının ona sorduğu soruya verdiği cevap ile ne demek istediği konusunda tereddüte düşecektir. İlgili ayetin mealini vererek konuyu biraz daha açtığımızda, ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılacaktır.

Kâle lâ ye’tikumâ taâmun turzekânihî illâ nebbe’tukumâ bi te’vîlihî kable en ye’tiyekumâ, zâlikumâ mimmâ allemenî rabbî, innî terektu millete kavmin lâ yu’minûne billâhi ve hum bil âhiretihum kâfirûn(kâfirûne).

[012.037] Dedi ki: Size rızık olmak üzere verilen yemeklerin gelmesinden önce onun yorumunu bildiririm. Bu; Rabbımın bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen bir kavmin dinini terkettim. Hem onlar, ahireti inkar ederdi

Yusuf s. 37. ayeti ile ile ilgili yapılan çevirilere baktığımızda, ağırlıklı olarak yukarıda verdiğimiz çevirilerin benzerleri göze çarpmaktadır. Bu tür yapılmış çevirileri okuyanlar, Yusuf (a.s) ın zindan arkadaşlarına gelecek olan yemeğin ne olduğunu daha onlara o yemek gelmeden önce haber verebileceğini söylemek istediğini anlayacaklardır. Halbuki ayetin bağlamını dikkatli okuyan bir kimse, bu tür çevirilerde bir problem olduğunu hissedecek, ve Yusuf (a.s) ın zindan arkadaşları tarafından kendisine sorulan sorunun yorumunumu, yoksa gelecek olan yemeğin yorumunumu yapacağını söylemek istediğini anlamakta zorluk çekeceklerdir.

Bu noktada ortaya çıkabilecek olan problemin aşılabilmesi için, bir önceki ayete bakmak yeterli olacaktır. Kur'an okumaları yapanların bu türden ortaya çıkabilecek bazı problemlerle karşılaşmaması için, Arapça metin ile birlikte okuma yapması daha sağlıklı olacaktır. Çünkü bazı ayet meallerindeki kapalılıklar, ayetin Arapça metni ile birlikte okunduğunda, ve bağlama dikkat edildiğinde kendiliğinden çözülebilecektir. Arapça bilinmese dahi ayet içindeki ortak ibareler anlaşılmayı sağlayacaktır



[012.036] Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki: Ben (rüyada) şarap sıktığımı gördüm. Diğeri de: Ben de başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bunun yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz, dedi.

Yusuf s. 36. ayetinde zindan arkadaşları Yusuf (a.s) a gördükleri bir rüyanın yorumunu sormaktadırlar. Bu sorunun Arapça metindeki karşılığı Nebbi'na bi te'vilihi (Bunun yorumunu bize haber ver) şeklindedir. Aynı ibareyi 37. ayette de görmekteyiz, ve bu ibare, 37. ayetin çevirilerinde görünen bir problemin aydınlanmasını da sağlayacaktır.

Yusuf s. 37. ayetinde "Dedi ki: Size rızık olmak üzere verilen yemeklerin gelmesinden önce onun yorumunu bildiririm." cümlesinin içinde geçen İlla nebbe'tüküma bi te'vilihi ibaresinden, Yusuf (a.s) ın gelecek yemeğin yorumunu değil, zindan arkadaşlarının gördüğü rüyayı yorumlayacağı anlaşılabilir. Konu bütünlüğüne dikkat ettiğimizde 36. ve 42. ayetler arası olduğu görülecek, 41. ayette Yusuf (a.s) ın zindan arkadaşlarının rüyasını yorumladığı görülecektir.

[012.041] Ey zindan arkadaşlarım; biriniz efendisine şarab içirecek, diğeri de asılacak, kuşlar onun başından yiyecektir. İşte sorduğunuz iş, böylece olup bitmiştir.

Dolayısı ile Yusuf s. 37. ayetinin çevirilerinde, zindan arkadaşlarının gördüğü rüyanın yorumunu dikkate alan çevirilerin daha isabetli, ve okuyucuların kafasında oluşabilecek tereddütleri giderici olacağını söyleyebiliriz.

[012.037]  Yusuf da onlara şöyle karşılık verdi: “Bugünkü yemeğiniz önünüze gelmeden ben sizin rüyanızı yorumlarım [Bilin ki] bu bana rabbimin öğrettiği bir ilimdir. [Ama dilerseniz önce şu sözlerime kulak verin]: “Ben, Allah'a inanmayan, ahiret gerçeğini de yalan sayan toplumun dinini/inanç sistemini bir tarafa attım, o dini hiç benimsemedim.” (Mustafa Öztürk meali)

Yusuf (a.s) ın zindan arkadaşlarına neden yemekten önce rüyalarını yorumlayabileceğini söylediği de akla gelebilecek sorulardandır.

Bu konuda tefsirlerde bazı yorumlar olmakla birlikte, doğruluğu üzerinde şüphe uyandıran yorumlardır. Bu konuda söylenebilecek her söz neticede bir yorum olacağından, her yorumun doğru veya yanlış olma ihtimali bulunacağından ötürü, onun böyle bir şey söylemiş olmasını, onlara söyleyeceklerini sahip olduğu bilginin sayesinde kısa bir zamanda anlatacağını,  bu şekilde ifade etmiş olabileceğini söyleyebiliriz.
Ayrıca yine 37. ayet içinde geçen ve Yusuf (a.s) tarafından söylenen "Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen bir kavmin dinini terk ettim." cümlesinden, sanki Yusuf (a.s) ın önce Allah'a iman etmeyen bir kavmin dinine iman ettiği, fakat sonra bu inancı terk ettiği gibi bir anlam çıkarılabilir. Yusuf (a.s) ın şirk ile önce veya sonra herhangi bir ilişkisi olamayacağını düşündüğümüzde, bu cümlenin nasıl anlaşılması gerektiği sorusunun cevabı aranacaktır.

Yusuf (a.s) ın kullandığı terk ettim kelimesi, önceden içinde bulunduğu bir hali değil, böyle bir şeye asla bulaşmadığını ifade etmek için kullanılmaktadır. Yani Yusuf (a.s) kendisinin Allah'a ve ahirete iman ettiğini, böyle bir inanca sahip olmayanlardan beri olduğunu ifade etmektedir.

Yusuf (a.s) böyle bir giriş yapma ihtiyacını neden duymuştur? diye soracak olursak şunları söyleyebiliriz;

Yusuf (a.s) konuşmaya böyle bir giriş yapmak ile, kendisinin nasıl bir inanç içinde olduğunu zindan arkadaşlarının da bilmesi, onların kendisine sorduğu sorunun cevabını verirken, bu inancını dikkate aldığını, kendisinin bir kahin veya cinlerden haber aldığını iddia eden bir kimse olmadığının bilinmesini istediğini, onların gördükleri ile ilgili yaptığı yorumun hevasından kaynaklı bir yorum olmayacağını bilmelerini sağlamak, aynı zamanda onları bu inanca davet etmeye çalışmak olduğunu söyleyebiliriz.

İlgili ayetlerin konu bütünlüğü dahilindeki mealleri şöyledir;

[012.036] Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki: Ben (rüyada) şarap sıktığımı gördüm. Diğeri de: Ben de başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bunun yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz, dedi.

[012.037] Yusuf da onlara şöyle karşılık verdi: “Bugünkü yemeğiniz önünüze gelmeden ben sizin rüyanızı yorumlarım [Bilin ki] bu bana rabbimin öğrettiği bir ilimdir. [Ama dilerseniz önce şu sözlerime kulak verin]: “Ben, Allah'a inanmayan, ahiret gerçeğini de yalan sayan toplumun dinini/inanç sistemini bir tarafa attım, o dini hiç benimsemedim.” 
[012.038]  «Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un milletine uydum. Bizim, Allah'a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, bize ve insanlara Allah'ın bir lutfudur. Fakat insanların çoğu şükretmezler.»

[012.039] «Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?»

[012.040]  «Sizin Allah'ın aşağısından olan taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiç bir ispatlayıcı-delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.»

[012.041] Ey zindan arkadaşlarım; biriniz efendisine şarab içirecek, diğeri de asılacak, kuşlar onun başından yiyecektir. İşte sorduğunuz iş, böylece olup bitmiştir.

[012.042]  İkisinden kurtulacağını, sandığı kişiye dedi ki: «Efendinin katında beni hatırla.» Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı.

Sonuç olarak; Kur'an çevirilerinde karşımıza çıkan sorunlardan bir tanesi, çevirisi yapılan ayetin bağlamına dikkat edilmemesidir. Bağlamına dikkat edilmeyerek çevrilen ve birden fazla anlama sahip olma ihtimali olan bir ayetin, hangi anlama sahip olabileceği noktasında, okuyucular tarafından bir takım tereddütlerin oluşması muhtemeldir. Herhangi bir tereddüt oluşmaması için ayetin konu bütünlüğüne dikkat edilmesi, ve konu bütünlüğü dahilinde bir anlam verilerek, bunun ilgili ayetin çevirisine yansıtılması gerekmektedir. 

Yazımıza konu etmeye çalıştığımız Yusuf s. 37. ayetinin çevirilerinde, Yusuf (a.s) ın zindan arkadaşlarına gelecek yemeğin yorumunumu, yoksa gördükleri rüyanın yorumunumu yapacağını söylediğinin belirtilmemesi sonucunda okuyucular ikilemde kalabilemektedir. Ayetlerin konu bütünlüğüne dikkat ederek okuduğumuz zaman, Yusuf (a.s) ın zindan arkadaşlarına onlara gelecek olan yemeğin değil, gördükleri rüyanın yorumunu yapacağını söylediği anlaşılmaktadır. 

Bu şekildeki bir anlamın ilgili ayete yansıtılması, okuyucuların ikilemde kalmamasını sağlaması açısından daha doğru olacaktır. 

                                       EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Hud s. 1. Ayeti: Kitabın Ayetlerinin Muhkem Olması Üzerinde Bir Düşünce Çalışması

Kur'an ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih olarak iki kısma ayrılmış olduğu düşüncesi, Al-i İmran s. 7. ayetinden çıkarılmış olup, bu kitabın ayetlerinin hangilerinin muhkem, hangilerinin müteşabih olduğu konusunda herhangi bir fikir birliği bulunmamaktadır. Bırakın fikir birliği bulunmasını, müteşabih ayetin tarifi konusunda dahi problemler bulunmaktadır. 

Kitabın içindeki ayetlerin böyle bir tasnife tutulmasının pek doğru bir yaklaşım olmadığını, kitabın bütün ayetlerinin muhkem olduğunu, müteşabih ayetlerin ise, Allah (c.c) nin indirdiği diğer kitaplar olan Tevrat ve İncil'de olduğu konusundaki düşüncelerimizi, bundan önceki bir yazımızda paylaşmıştık. Bu yazımızda, Hud s. 1. ayeti çerçevesinde kitabın ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama gelebileceği üzerinde düşünmeye çalışacağız. 

Hud s. 1. ayeti doğru anlaşılacak olursa, Kur'an ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama geldiği de anlaşılacaktır.

الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِي
أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

[011.001] Elif, Lâm, Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra da herşeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından ayırt edilmiştir.
[011.002] Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye. Muhakkak ki ben, size O'nun katından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.

Hu s. 1. ayetinde, kitabın ayetlerinin muhkem ve ayrıntılı (fussilet) kılındığı, 2. ayetinde ise, bunun sebebi açıklanmaktadır. Önce kısaca Fussilet kelimesi üzerinde durmaya çalışacak olursak bu konuda şunları söyleyebiliriz; 

Fussilet; Aralarında belirli bir aralık oluşuncaya kadar, iki şeyden diğerinin birbirinden ayırmak anlamına gelen El Faslu kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin ne anlama gelebileceğini ise, Fussilet suresinden anlayabiliriz.

[041.003] Bu, Arapça bir Kur'an olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilmiş (fussilet) bir kitaptır.

[041.044] Eğer biz bu Kur'ân'ı yabancı bir dilde okunan bir kitap yapsaydık derlerdi ki: 'Ayetleri ayırt edilmeli (fussilet) değil miydi? Muhatapları Arap olduğu halde Arapça olmayan kitap mı geldi?» De ki: «O mü'minler için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an, onlara bir körlüktür. Sanki onlar uzak bir yerden çağrılıyorlar.

Fussilet s. 44. ayeti, bu kelimenin muhataplarının anlamamasından ayrılmış yani, muhataplarının anlayabileceği bir dilde indiğini bildirmektedir.

Şimdi gelelim, asıl konumuz olan kitabın ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama gelebileceği üzerine bir tefekkürde bulunmaya çalışmaya;

Uhkimet; Islah etmek, düzeltmek maksadı ile men etmek, engellemek anlamına gelen Hakeme den türemiştir. 

Muhkem; Bir işi sağlam yapmak, onun bozulmasını engellemek  anlamına gelmektedir. Bir şeyin muhkem olması demek, onun dış etkilere karşı dayanıklı olmasını ifade etmektedir. Muhkem Kale veya Muhkem Duvar denildiği zaman, kalenin ve duvarın dayanıklı olması, dış etkilere ve düşman saldırılarına karşı dayanıklı olmasını ifade ettiği bilinmektedir.

Muhkem Ayet deyimini, kelimenin bu anlamından hareketle anlamaya çalışmanın, bizi daha sağlıklı bir düşünce sahibi yapacağını düşünmekteyiz. Klasik tefsir anlayışındaki Muhkem Ayet tarifinin, kelimenin bu anlamı ile örtüşmediğini düşünerek, Kur'an ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama gelebileceği üzerinde şunları söyleyebiliriz;

Kur'an ayetlerinin muhkem olmasının ne anlama gelebileceği üzerinde düşünenlerin bu kelimenin geçtiği Hac s. 52. ayeti üzerinde hiç tefekkür etmediğini görmekteyiz. Halbuki bu ayet bizlere, Kur'an ayetlerin muhkem kılınmasının ne anlama geldiğini bildirmektedir. Hac s. 52. ve bu ayet ile ilgili olan diğer ayetleri dikkate alan bir okuma yapmaya çalıştığımız zaman, klasik tefsir anlayışındaki Muhkem Ayet tarifinin hiç de öyle olmadığı görülecektir.

[022.052] [E0] Hem biz senden evvel ne bir Resul ve ne bir Nebiy göndermedik ki bir temenni kurduğu vakıt Şeytan onun ümniyyesine bir ilka yapmış olmasın, bunun üzerine Allah Şeytanın ilka ettiğini derhal nesheder de sonra Allah, âyetlerini muhkemler (yuhkimu) ve Allah, alîmdir, hakîmdir

Hac s. 52. ayeti, Allah (c.c) tarafından gönderilmiş olan bütün Resul Nebilere inen vahye, Şeytan tarafından bir ilka yapılmaya yeltenildiğini, fakat Şeytan'ın bunu asla başaramadığını, bütün elçilere inen vahyin Şeytan'ın karıştırmasına karşı korunmuş olduğunu beyan etmektedir.

Hac s. 52. ayetinin Muhkem Ayet deyiminin anlaşılmasında anahtar konumda olmasını dikkate alarak, bu ayetin mesajının daha net anlaşılması gerektiğini düşünmekteyiz. 

Kur'an'a baktığımız zaman Allah (c.c) yerdeki beşer elçiye vahyini ulaştırmada Melek Elçi kullandığını görmekteyiz (Nahl s. 2- Şura s. 51- Hac s. 75). Melek elçinin ontolojik mahiyetinin olup olmadığı, ne veya nasıl olduğu konusunda bizler tarafından herhangi bir yorum yapmanın mümkün olmadığını, beşer elçilere neden böyle bir yol ile vahyedilmiş olduğu üzerinde düşünebileceğimiz konusunda, daha önce yazmaya çalıştığımız yazılar mevcuttur.

Kur'an'ın Allah (c.c) den  Melek Elçiye, ondan da  Beşer Elçiye ulaştırılmış olduğu konusundaki, ve bu yolda vahye herhangi bir Şeytan karıştırmasının meydana gelmediğini beyan eden bazı ayetler, Hac s. 52. ayetini anlama konusunda kolaylık sağlayacaktır.


[015.016-8]  Gerçekten Biz, gökte burçlar yarattık ve onları seyredenler için yıldızlarla süsledik. Hem onu kovulmuş her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı edenler olursa, onu da parlak bir ışık kovalar.

[037.006-9]  Muhakkak ki, Biz yakın olan göğü ziynet ile yıldızlar ile bezedik. Ve hem her isyankar şeytandan muhafaza ettik. Onlar, artık mele-i a'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır.

[072.008-9] «Doğrusu biz göğü yokladık; onu sert bekçiler ve kayan ateşlerle (ışınlarla) doldurulmuş bulduk.» Doğrusu biz; göğün dinlenebileceği bir yerinde oturmuştuk; ama şimdi kim onu dinleyecek olursa, kendisini gözetleyen bir alev buluyor.

Yukarıda verdiğimiz ayet mealleri, teşbihi bir anlatım üslubu dahilinde, vahyin beşer elçiye ulaşmasında ona herhangi bir yol kazası olmadığını, herhangi bir dış müdahele olmadığını, vahyin Allah (c.c) den beşer elçiye sağlam bir şekilde geldiğini haber vermektedir.

Hac s. 52. ayetinde, Şeytan'ın tasallutuna karşı Allah'ın ayetlerinin MUHKEM kılınmış olması, bu kelimenin Dış etkilere karşı dayanıklılık anlamını dikkate aldığımızda, daha net anlaşılacak, KUR'AN'IN BÜTÜN AYETLERİNİN DIŞ ETKİLERE KARŞI KORUNMUŞ, YANİ MUHKEMLEŞTİRİLMİŞ AYETLER olduğu anlaşılacaktır.

Bu ayetleri dikkate alarak yapacağımız Muhkem Ayet tarifi, artık klasik tefsir anlayışındaki tarif ile farklılık arz edecektir. Klasik tefsir anlayışında hakim olan, Kur'an ayetlerinin Muhkem Ayet ve Müteşabih Ayet olduğu şeklinde yapılan bir ayrım, Kur'an'ın muhkem olmadığı, yani müteşabih olduğu iddia edilen ayetlerinin dış etkilerden korunmadığı gibi bir anlayış ortaya koyma ihtimalinden dolayı, sakıncalı bir ayrımdır. 

Muhkem ve Müteşabih ayet ayrımını kabul edenlerin hiç birisinin, Kur'an'ın müteşabih ayetlerinin dış etkilerden korunmamış olduğunu iddia ettiklerini söylemek istemediğimizi, fakat böyle bir ayrım yapmanın sakıncasını ortaya koymak açısından bunları söylediğimizi önemle hatırlatmak isteriz.

Sonuç olarak; Kur'an ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih şeklinde kategorize edildiği, ve bu ayrımın kemikleşmiş bir düşünce olduğu bilinmektedir. Fakat bizim düşüncemiz bu ayrımın, Muhkem kelimesinin anlamının ve Kur'an bütünlüğünün dikkate alınmaması sonucu yapıldığı yönündedir.

Kur'an'ın ayetlerinin muhkem olmasını, bütün ayetlerinin dış etkilerden korunmuş vaziyette Muhammed (a.s) a ulaşmış olması şeklinde anladığımız zaman, Kur'an'ın bütün ayetlerinin MUHKEM AYETLER  olduğu anlaşılacak, Müteşabih Ayetlerin Kur'an içinde olduğu düşüncesinden vazgeçilmek zorunda kalınacaktır.

Bu iddiamızın başkaları tarafından kabul görmesinin elbette zor olduğunu bilmekteyiz. Yüzyıllardır Kur'an ayetlerinin Muhkem ve Müteşabih olarak iki kısma ayrıldığına dair olan düşüncenin bir anda yıkılması zaten beklenemez. Ancak Muhkem kelimesinin anlamını dikkate alan Kur'an merkezli bir okuma yaparak konuyu anlamaya çalıştığımızda, karşımıza bu durum çıkacaktır.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.