nasıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nasıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2018 Pazartesi

Bakara s. 243. Ayeti: Allah İsrailoğullarını Öldükten Sonra Nasıl Diriltti?

Arapça orjinal metni, أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ أُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ فَقَالَ لَهُمُ اللَّهُ مُوتُوا ثُمَّ أَحْيَاهُمْ ۚ إِنَّ اللَّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ olan, Türkçeye yapılan çevirileri ise, "Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara «Ölün!» dedi. Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez." olarak yapılan Bakara s. 243. ayeti, içinde Ölüm ve Diriliş kelimelerini barındırmasından dolayı, bu kelimelerin hakiki anlama mı, yoksa mecazi anlama mı sahip oldukları konusunda üzerinde düşünülmesi gereken bir ayettir. 

Bu ayeti okuyan bir kimse, ayet içinde geçen ölüm ve dirilişin keyfiyetini merak edecek, bu olayın nasıl gerçekleştiği konusundaki sorularına cevap arayacaktır.

Bu ayet ile ilgili tefsirlere bakıldığında, Ölüm ve Diriliş kelimelerinin hakiki anlamlara sahip olduğu şeklindeki yorumlar ağırlık kazanmakta, fakat bu ayeti tek bir ayet olarak okuyup anlamaya çalışmak yerine, devam eden ayetlerde anlatılan Talut kıssası ile birlikte bütüncül olarak okuduğumuzda, bu kelimelerin hakiki anlamdan ziyade, mecazi bir anlam taşıdığı görülecektir. 

[002.246] Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Nebilerinden birine: «Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım» demişlerdi. «Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?» dedi. «Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?» dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.

Bakara s. 243. ayetinde geçen, binlerce oldukları halde ölüm korkusu ile yurtlarından çıkanları, 246. ayet ile birleştirerek okuduğumuzda, binlerce kişinin yurtlarından çıkma sebebinin, düşmanlarının onlara karşı galip gelmesi neticesinde olduğunu görmekteyiz. 243. ayette onların bu durumları Ölüm olarak tasvir edilmektedir. Talut kıssasını okuduğumuzda ise, İsrailoğullarının Talut'un komutası altında Calut ve ordusuna karşı savaşarak, yeniden yurtlarına döndüklerini görmekteyiz. Talut'un komutası altında Calut ve ordusuna karşı savaşarak galip gelen İsrailoğullarının yurtlarına geri dönmesi ise Diriliş, yani yeniden hayata dönüşleri olarak tasvir edilmektedir.

243. ayeti Talut kıssası ile bağlantılı okuduğumuzda, ayet içinde geçen Ölüm kelimesini Esaret, Diriliş kelimesini ise Özgürlük ile eşitlemenin daha isabetli bir yaklaşım olduğu kanaatindeyiz.

Bakara s. 243. ayetinde topluluğun adının zikredilmemiş olmasına rağmen, bu topluluğun İsrailoğulları olması, ilerleyen ayetler ile bağını kurmaya çalıştığımızda daha muhtemel olduğu görülmektedir. Fakat ayetlerin daha önemli tarafı ise, olayın sadece tek bir topluluğu değil, geçmiş ve gelecek olan bütün toplumları ilgilendirmesidir. Çünkü ayetler, düşmanları tarafından esaret altına alınan bir topluluğun özgürlüklerine nasıl kavuşabileceğini, yaşanmış bir örnek olarak İsrailoğullarının başlarından geçen bir olay üzerinden anlatmaktadır. Bu kıssa aynı zamanda, tüm zamanlarda bu durum ile karşılaşacak olan topluluklara bir mesaj vermektedir.

Bütüncül bir okuma sonucunda Bakara s. 243. ayetinin, Talut kıssasının sonuç ayeti olduğu görülmektedir. Ayet içinde geçen Ölüm ve Diriliş kelimelerinin ise bu bağlamada mecazi bir anlama sahip olduğu daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. 

Bakara s. 243. ayetine verilecek olan anlamın, Talut kıssası dikkate alınmak sureti ile yapılmaya çalışılması, ayet içinde geçen Ölüm ve Diriliş kelimelerinin üzerinden verilmek istenilen mesajın daha net anlaşılmasını sağlayacaktır. 

Bu ayet ile ilgili olarak bizim yapmaya çalıştığımız anlam çalışması şu şekildedir:

Bakara s. 243- Binlerce kişilik kalabalık topluluk olmalarına rağmen (düşmanları ile savaşmanın verdiği) ölüm korkusu ile yerlerinden yurtlarından çıkanları görmedin mi?. (Düşmanları ile savaşmaktan korkmalarından dolayı yerleri yurtları istila edilerek zelil duruma düştükleri için) Allah onlara Ölün * dedi, sonra onları (düşmanlarına karşı galip getirmek sureti ile yeniden kaybettikleri yurtlarını geri kazandırarak) hayata döndürdü. Allah insanlara lütufkar olmasına rağmen, insanların çoğu buna karşı nankörce davranırlar.

(*) Buradaki Ölün emri, hakiki anlamda bir ölüm değil toplumların düşman istilası karşısında maruz kaldıkları zelil durumu tasvir eden mecazi anlamda bir kullanımdır. Çünkü devamında gelen Talut kıssasındaki hayata döndürülme işlemi de aynı şekilde mecazi anlam taşımaktadır.

Sonuç olarak: Düşmanları tarafından galebe çalınarak yerlerinden ve yurtlarında çıkarılmak sureti ile esaret altına alınan yani ölen bir topluluğun özgürlüğüne kavuşmasının, yani dirilmesinin yegane yolu, düşmanlarına karşı savaşarak galip gelmek sureti ile olacaktır. Esaretin ölüm ile eşitlendiğini dikkate aldığımızda, bugün İslam coğrafyasının bazı bölgelerinin işgal altında olmasının ne kadar acı bir durum olduğu da ortaya çıkacak, bu esaretten kurtuluşun Kur'an'da verilen reçetesi ise, tatbik edilecek günleri beklemektedir.

                                            EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

29 Mart 2018 Perşembe

Süleyman (a.s) ın Hüdhüd İle Yaptığı Konuşma Nasıl Bir Mesaj İçeriyor?

Kur'an'ın, muhatabına vermek istediği mesajı iletme yollarından birisi de, kıssa yollu anlatım yöntemidir. Kur'an içinde geçen çeşitli kıssalar içinde anlatılan olaylar, muhatabına bazı mesajlar vermeyi amaçlamaktadır. Okuyucu, şayet bu olay ile nasıl bir mesaj verildiğini öğrenmeyi amaçlamak yerine, kıssa içinde geçen bazı aktör veya objelere takılı kalacak olursa, verilmek istenilen mesaj anlaşılamayacak, kıssa buharlaşacaktır. Süleyman (a.s) kıssası içinde geçen Hüdhüd ile olan konuşma ile ilgili yapılan bazı yorumları bu söylediklerimize örnek olarak göstermek mümkündür.

Bu konuda yapılan bazı yorumlara bakıldığında, Hüdhüd'ün kuş değil, bir insan olduğu şeklinde olup, onun insan olduğu şeklinde varılan bir sonuçla, kıssadan hasıl olması gereken payın çıkarıldığı zannı bazı kimselerde hakim olmaktadır. Halbuki böyle bir haberin bir insan tarafından da getirilebileceğini, ama bu haberi bir kuşun getirdiğinden neden bahsedilme ihtiyacı duyulduğu üzerinde bir tefekkür çalışması yapılabilseydi, kıssa daha doğru anlaşılmış olabilirdi.

Neml suresindeki Süleyman (a.s) kıssası içinde geçen Hüdhüd ile yapılan konuşma, verilmek istenilen mesaja değil, Hüdhüd'ün kimliği, yani kuş mu yoksa bir insan mı olduğu noktasında yoğunlaşmış olmasından ötürü kanaatimizce bu olay üzerinden verilmek istenilen mesaj  anlaşılamamıştır.

Bazı yazılarımızda özellikle vurgulamaya çalıştığımız, Kur'an'ın ilk muhataplarına olan mesajının anlaşılması, bizim bu kitabı daha kolay anlamamızı sağlayacağına dair olan hatırlatmayı tekrar yaparak, Süleyman (a.s) ile Hüdhüd arasında geçen konuşmanın, önce ilk muhataplara olan mesajı, sonra ise bizlere ne gibi mesajları olabileceğine dair düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız. 

Bilindiği üzere Kur'an, yaklaşık 1500 sene önce Mekke ve Medine şehirlerinde yaşayan bir topluma inmiştir. Bu kitabın ayetlerinin büyük çoğunluğu ise, bu iki şehirde yaşayan inanan ve inanmayan insanların bazı söz ve eylemleri üzerine inmiştir. Yani Kur'an ayetlerinin büyük çoğunluğunun inişinde arka plan sebebi bulunmaktadır. Süleyman (a.s) kıssasında geçen Hüdhüd ile olan konuşmasını konu alan ayetleri, bu durumu dikkate alarak okumaya çalışmak, bizleri daha sağlıklı sonuçlara götüreceğini düşünmekteyiz.

Mekke müşrikleri tarafından Muhammed (a.s) ın elçiliğine getirilen itirazları hatırlayacak olursak, neden onun gibi birisinin elçiliğe seçilmiş olduğu,  onun bir beşer olduğu, veya neden yanında bir melek bulunmadığıdır. 

[043.031] Ve dediler ki: «Bu Kur'an, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?»

[038.008] (Müşrikler) "Biz bu kadar eşraf dururken, kitap gönderilecek bir o mu kalmış!" (dediler) Hayır, hayır! Onlar Benim buyruklarım hakkında tam bir şüphe içindedirler, doğrusu onlar azabımı henüz tatmadılar.

[011.012] Belki de sen (müşriklerin:) «Ona (gökten) bir hazine indirilseydi veya onunla beraber bir melek gelseydi!» demelerinden ötürü sana vahyolunan âyetlerin bir kısmını (duyurmayı) terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.

[025.007] Ve dediler ki: Bu peygambere ne oluyor ki; yemek yiyor, sokaklarda geziyor? Onun beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilmeli değil miydi?

[017.093]  «Yahut da altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız.» De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.

Bu ve benzeri ayetler bizlere, asıl öne çıkması ve dikkate alınması gereken Muhammed (a.s) a inen vahyin dikkate alınmayarak, onun kişiliğinin öne çıkarıldığını, ve bir takım sudan bahaneler ile vahyin ret edildiğini göstermektedir. Mekke'li müşriklerin Muhammed (a.s) ın elçiliği konusundaki bu tür çekincelerini dikkate alarak okuyacağımız Süleyman (a.s) ve Hüdhüd arasında geçen konuşmanın, ilk muhataplar açısından içerdiği mesajı şöyle okuyabiliriz.

Kanaatimizce Hüdhüd isminin kıssa içinde bir insan olarak değil, kuş olarak geçmiş olması, Mekke müşriklerinin elçinin kim veya ne olduğuna değil, onun getirdiği mesaja yoğunlaşmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Kur'an okuyucusu da aynı şekilde bu kıssayı okurken, "Kuş nasıl konuşabilir, Süleyman (a.s) verdiği haber ile ilgili bilgileri bir kuş nasıl bilebilir?" gibi soruları bir kenara bırakarak, kıssada geçen sözleri kimin söylediğine değil, neden söylendiğine dikkatlerini yoğunlaştırmalıdır.

[027.020] (Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?
[027.021] Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da onun canını iyice yakacağım yahut onu boğazlayacağım!
[027.022] Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.
[027.023] Gerçekten, onlara (Sebe'lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.
[027.024] Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.
[027.025] Allah'a secde etmemeleri için (böyle yapmış). O Allah'a ki, göklerdeki ve yerdeki her gizliyi (meydana) çıkarır ve neyi gizlediğinizi ve neyi de âşikâre yaptığınızı bilir.
[027.026] Halbuki o en geniş hükümranlığın ve o en büyük arşın Rabbi olan Allah’tan başka ilah yoktur.
[027.027] (Süleyman:) «Durup bekleyeceğiz, doğruyu mu söyledin, yoksa yalancılardan mı oldun?» dedi.
[027.028] «Bu mektubumla git, onu kendilerine bırak, sonra onlardan (biraz) uzaklaş, böylelikle bir bakıver, neye başvuracaklar?»
[027.029] Kadın dedi ki: «Ey ileri gelenler bana çok önemli ve saygıdeğer bir mektup bırakıldı.
[027.030] Gerçekten o; Süleyman'dandır ve gerçekten o; Rahman, Rahim olan Allah'ın adıyladır.
[027.031]  «Bana baş kaldırmayın, teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadır)».

Bu ayetleri bütüncül olarak okuduğumuzda, anlatımda öne çıkması gereken tarafın Hüdhüd isminin kuş olup olmadığı meselesi değil, onun Sebe hükümdarına elçi olarak gönderilmiş olmasıdır. Hüdhüd ile ilgili ayetleri,  onun kuş olup olmadığı üzerinden değil, elçi olarak gönderilmek ile ilgisini kurarak okuduğumuz zaman şöyle bir durum karşımıza çıkmaktadır.


Daha önce verdiğimiz ayet meallerine dikkat edecek olursak, Mekke'li müşriklerin Muhammed (a.s) ın elçiliği konusunda onun kişiliğini öne çıkarmak sureti ile, bir takım itirazlarda bulunduğunu görmekteyiz. Süleyman (a.s) ile Hüdhüd arasında geçen konuşmanın anlatıldığı ayetlerde ana mesaj, elçilerin kimliklerine değil, onlar tarafından gelen mesajın içeriğine dikkatlerin çevrilmesi gerektiğidir. Şöyle ki:

Süleyman (a.s) Hüdhüd'e, haber getirdiği Sebe ülkesinin Hükümdarına bir mesaj götürmesini emreder, Hüdhüd bu mesajı Sebe hükümdarına götürür, ve gelen mesaja Sebe hükümdarının tepkisi dikkat çekicidir. Hüdhüd ile ilgili ayetlerin asıl mesajı da işte buradadır. 

Sebe hükümdarı kendisine gelen mesajın kimin tarafından bırakıldığı tarafına hiç takılmadan, direk mesajı okumuş MESAJI KİMİN GETİRDİĞİNE DEĞİL, KİMİN GÖNDERDİĞİNE BAKMIŞTIR. Neml s. 30. ayetindeki sözleri, onun bu durumunu işaret etmektedir. Hükümdarın, "Ey ileri gelenler bana kuşun biri mesaj bıraktı" şeklinde bir ifade kullanmamış olması, dikkat çekmesi gereken bir yöndür.

Bu noktayı dikkate aldığımızda konu ile ilgili ayetlerin ilk muhataplara olan mesajı zımnen şu şöyledir: Ey Mekke'liler, size gönderdiğim elçinin kim olup olmadığına bakmayın. Bakmanız gereken taraf o elçi ile size gönderdiğim vahiydir. Sebe hükümdarı kendisine gönderilen mektubu nasıl kimin getirdiğine bakmadan, önce kimin gönderdiğine baktı ise, siz de aynı şekilde size gelen mesajı önce kimin getirdiğine bakmadan, kimin gönderdiğine bakın.

Konu ile ilgili ayetlerin ilk muhataplara olan mesajını bu şekilde okuduktan sonra, bu ayetlerin bizlere dönük olarak nasıl bir mesaj içermiş olabileceği sorusu daha kolay cevap bulacaktır. 


Yeniden hatırlayacak olursak, konu ile ilgili ayetlerin ana mesajı, dikkatlerin gelen vahye yönelmesi gerektiği, getirenin değil gönderenin merkeze alınmasıdır. Bu düşünceyi ortaya atarken, elçinin yok sayılması gerektiği gibi bir düşünce olduğumuzu dile getirmeye çalıştığımız anlaşılmamalıdır.

Bugün İslam coğrafyasında yaşayan Müslümanların çoğunluğunda hakim olan din anlayışına baktığımızda, sahip olunan din anlayışının vahiy merkezli değil, elçi merkezli olduğu görülmektedir. Halbuki o elçinin getirdiği kitabın ana mesajı muhatapların vahyi merkeze almaları gerektiği olmasına rağmen bu böyle olmamakta, vahiy ötelenmekte hatta rivayetler ile eşdeğer görülerek ayağa düşürülmektedir.

  İsa (a.s) ile ilgili ayetlerin ana mesajının bir elçinin kendisinin değil, onun ilettiği vahyin öne çıkarılması olduğu, tersi bir durumun kişileri ne gibi durumları düşüreceği olduğu halde, bu mesaj maalesef kale alınmamakta, İsa (a.s) a yapılan yanlış muamelenin aynısı hatta daha beteri, Muhammed (a.s) için uygulanmaktadır.

Bugün İslam coğrafyasının büyük çoğunluğunda hakim olan din algısına Kur'an bir çok yerde itiraz etmekte, itiraz ettiği yerlerden bir tanesi de Süleyman (a.s) kıssası içinde geçen Hüdhüd ile olan konuşmanın geçtiği ayetlerdir.

Bu ayetler bizlere zımnen şöyle bir mesaj içermektedir: Ey Müslümanlar size gelen elçinin kimliğini onun getirdiği vahyin önüne geçirmek sureti ile büyük bir hata yapmaktasınız. Elçilerin vazifesi sadece getirdikleri vahyi iletmek ve örnek olmaktır. Vahyi kimin getirdiğine değil, kimin gönderdiğine bakın.

Sonuç olarak: Kıssa yollu anlatımlarda asıl olan, o kıssa ile muhataba bir takım mesajlar vermeyi amaçlamak olmasına rağmen, mesajın içeriğini anlamaya yönelik olmayan kıssa okumaları bekleneni vermekten uzak okuma örnekleri olacaktır.

Süleyman (a.s) kıssası içinde geçen Hüdhüd ile ilgili ayetleri okuma yöntemi bu şekilde yapılmak yerine Hüdhüd'ün ne veya kim olduğu yönünde yoğunlaştığında verilmek istenilen mesaj anlaşılamayacaktır. 

Kur'an bütünlüğünü dikkate alan bir yöntem ile Hüdhüd ile ilgili ayetleri okumaya çalıştığımızda, bizlere bir mesaj verildiğini ve bu mesajın merkezinde ise, elçilerin kim olduklarının önemi olmaması gerektiği, asıl önemli olanın onlar aracılığı ile gelen vahiy olması gerektiği hatırlatmasının yapıldığı anlaşılabilir.

Fabl olarak bilinen insan haricindeki canlıları konuşturan edebiyat sanatı örneklerini okuduğumuz zaman nasıl ki Hayvan nasıl konuşur? meselesine takılmadan verilmek istenilen mesaj odaklanıyor isek, bu konuya da bu şekilde bakmak daha doğru sonuçlar verecektir.

                                               EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

17 Ağustos 2017 Perşembe

Zuhruf s. 61. Ayeti: İsa (a.s) Ansızın Geleceği Bildirilen Kıyametin Nasıl Habercisi Olur?

İsa (a.s) ın kıyamete yakın bir süre önce yeniden dünyaya döneceği inancı, İslam düşüncesinde bir çok kişi tarafından kabul gören, ve bu düşüncenin ret edilmesi halinde kişiyi Kafir durumuna düşüreceğine kesin olarak bakılan, fakat Kur'an ile sağlamasını yaptığımızda maalesef doğru olmadığı gördüğümüz Hristiyanlardan devşirilmiş bir inançtır.

Bu inancın kökleşmesi için bir takım rivayetler uydurulmuş, hatta Kur'an ayetleri dahi bu inancı tasdik ettirmek uğruna tahrif edilmekten çekinilmemiştir. Tahrife uğratılan ayetlerden birisi konumuz olan Zuhruf s. 61. ayeti olup, bazı meallerde parantez açılmak sureti ile, hatta bazı meallerde paranteze dahi gerek duyulmadan bu tahrif yapılmak sureti ile, kıyamete yakın bir zamanda İsa (a.s) ın yeniden dünyaya geleceği Kur'an'a söylettirilmiştir.

Yazımızda İsa (a.s) ın yeniden dünyaya geleceğini haber veren rivayetlerin tercih edilerek, bu konuda Kur'an'ın verdii haberlerin arkaya atılmasının doğuracağı itikadi sıkıntılara, Kaş yapayım derken göz çıkarmak misali düşülen bir duruma dikkat çekmeye çalışacağız. 

Malum olduğu üzere Kur'an'ın kıyamet ile ilgili verdiği haberlere baktığımızda herhangi tarih, veya yaklaşmadan önce olabilecek muhtemel bazı olaylar hakkında, Olacak olan bu olaylar kıyametin artık yaklaştığının alametidir şeklinde hiç bir surette bilgi verilmemektedir.

[006.031] Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar doğrusu kaybedenlerdir ki saat onlara ansızın gelince, ağırlıklarını arkalarına yüklenerek, «Dünyada işlediğimiz büyük kusurlardan ötürü yazıklar olsun bize» derler. Dikkat edin, yüklendikleri şeyler ne kötüdür!

[007.187] Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: «Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir.» Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: «Onun ilmi yalnızca Allah'ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler.»

[012.107] Şimdi bunlar, kendilerine Allah'ın azabından kapsamlı bir bürümenin gelivermesinden veya onların hiç haberleri yokken saattin onlara apansız gelmesinden kendilerini güvende mi buldular?.

[016.077] Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. (Kıyamet) Saatin(in) emri de yalnızca (süratli) bir göz çarpması gibidir, veya daha yakındır. Şüphe yok, Allah her şeye güç yetirendir.

[022.055]  O küfredenler de kendilerine o saat ansızın gelinceye veya akîm bir günün azâbı gelinceye kadar ondan bir şekk içinde kalır giderler.

[031.034]  Saatin bilgisi şüphesiz ki Allah katındadır, yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez. Muhakkak ki Allah; Alim'dir, Habir'dir.

[033.063]  O nâs sana saatten soruyor, de ki: onun ılmi Allahın nezdindedir ve ne bilirsin belki o saat yakında olur

[043.066]  Onlar, kendilerine farkında olmadıkları halde ansızın gelecek olan o saatten başkasını mı gözlüyorlar?

[047.018] Artık onlar, saatin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? dolaşacağınız yeri de bilir, konaklama yerinizi de.

Yukarıda verdiğimiz ayet meallerine bakıldığında, kıyamet saatinin ansızın olacağı, ve zamanın sadece Allah'ın bildiği beyan edilmektedir. Kur'an'ın kıyamet ile ilgili bilgilerinin merkezinde, bu zamana her zaman hazırlıklı olunması, her an için dünyanın son bulabileceği inancı içinde bir yaşantının sürülmesi gerektiği mesajları olmasına rağmen, rivayetlerdeki bilgiler bu mesajların aksine, bizlerin bu zaman için daha erken olduğu gibi bir düşünce içine girmemize sebep olmaktadır.

Rivayetlerdeki kıyamet ile ilgili bilgilere baktığımızda özellikle İsa (a.s) ın kıyamete yakın bir süre önce yeniden dünyaya geleceğine dair bilgilerde, onun hala gelmemiş olması, kıyametin şu anda kopmayacağına dair bizler için bir garanti sayılmaktadır şöyle ki; 

İsa (a.s) kıyamet öncesi yeniden dünyaya geleceğine, ve o şu anda gelmediğine göre, kıyamet için daha vakit var demektir. Bu duruma kıyamet öncesi olacak bazı olaylar ile ilgili rivayetleri de eklediğimizde kıyametin her an kopması gibi bir inanç içinde olmamıza da gerek yoktur.

Allah (c.c) kulu ve elçisi olan İsa (a.s) ı kıyamete yakın bir zamanda yere indireceğine, ve kıyamet saati bu inişten önce gerçekleşmeyeceğine göre, öyleyse Allah (c.c) Kur'an içinde kıyamet ile ilgili bir çok ayeti neden indirmiştir?. Madem İsa (a.s) gelmeden önce kıyamet kopmayacak, bize neden her an kopacakmış gibi yaşayın demektedir?. Çünkü bizler şayet bu konuda rivayetleri esas alacak olursak kıyametin henüz kopması asla mümkün değildir.

İsa (a.s) ın kıyamet öncesi yeniden geleceğine inanmak demek, kıyametin her an kopacağına dair ayetlerin arkaya atılması anlamına gelir ki, bu kişilerin akidelerinde büyük yaraların açılması anlamına gelecektir. Bu konudaki rivayetler ile Kur'an içindeki bilgiler taban tabana zıt olduğu için, kişiler her iki bilgiden birisini seçmek zorunda kalacaklardır. 

Bu noktada Zuhruf s. 61. ayetinin anlamı ve bu ayetin nasıl anlaşılması gerektiği gelecektir. 

Bu ayetin Zuhruf s. 57. ayetinden gelen bir bağlamı bulunmaktadır. İsa (a.s) ile ilgili ayetlerin asıl mesajının onun beşer bir elçi olduğu hatırlanacak olursa, bu ayetlerde aynı mesajı taşımaktadır. 

Bazı meallerde rivayetlerin esas alınarak yapılan çeviriler sonucu ayetin tahrif edildiğini tekrar hatırlatarak, ayetin Arapça orjinal metninde İsa (a.s) ın yeniden dünyaya geleceğine dair herhangi bir cümle veya kelime bulunmadığını önemle hatırlatmak isteriz.

وَإِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ ۚ هَٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ

[043.061]  Ve hakkıkat o, saat için bir ılimdir, onun için sakın o saatin geleceğinde şekk etmeyin de bana tabi' olun, işte bu yegâne doğru yoldur.  

Ayet içindeki إِنَّهُ  edatındaki hu zamirinin bazı kimselerce Kur'an'a raci olduğu iddia edilmesine rağmen, zamirin İsa (a.s) a raci olması dahi isabetli görünmektedir. Bu noktayı hatırlattıktan sonra, İsa (a.s) ın saat için bilgi olmasının ne ifade edebileceği üzerinde kısaca durabiliriz.

Allah (c.c) nin beşer içinden seçtiği elçilere indirdiği vahyin ortak noktaları, kıyamet saatinin geleceği, insanların yeniden dirileceği, kurulacak mahkeme sonrasında herkesin hak ettiği mekana yerleştirileceği gibi haberlerdir. Bütün elçiler kavimlerine bu haberleri getirerek, insanların yaşamlarını buna göre düzenlemelerini istemişlerdir. 

İsa (a.s) ın Hristiyanlar tarafından ilah seviyesine çıkarılmasını ret eden Kur'an ayetlerinin ışığında bu ayeti okumaya çalıştığımızda, yine İsa (a.s) ın beşer bir elçi olması nedeniyle diğer elçilerin getirdiği kıyamet haberini getiren bir elçi olduğunun vurgusu yapıldığını anlamak mümkündür.

Yani İsa (a.s) diğer elçiler gibi bir elçidir, ve onların getirdiği kıyametin kopacağını ve ona göre bir hayat sürülmesi gerektiğini kavmine haber vermek üzere gönderilmiştir. Zuhruf s. 61. ayeti İsa (a.s) ın kıyamete yakın bir zamanda yeniden dünyaya döneceğini değil, diğer elçiler gibi kıyametin haberini getiren bir elçi olduğunu haber vermektedir.

Sonuç olarak; İslam düşüncesinde rivayet merkezli bilgilerin akide oluşturmuş olması, hele bu akidenin Kur'an ile çelişmesi, büyük sıkıntılar doğurmaktadır. İsa (a.s) ın kıyamete yakın bir zamanda yeniden dünyaya geri döneceğine dair olan inancın akide haline getirilmiş olması, bu akidenin Kur'an ile çelişki arz etmesi, Müslümanların ya rivayetlerdeki  ya da Kur'an'daki bilgilerden birisi arasında seçim yapmak zorunda bırakmaktadır.

İsa (a.s) ın kıyamete yakın geri döneceği inancını kabul ettiğimiz takdirde bu sefer, Kur'an'daki kıyamet ile ilgili bilgileri ret etmek durumuna düşmek gibi bir tehlike içine düşüleceği dikkate alınarak, rivayetlerdeki bu konuda mevcut bilgilerin yenide gözden geçirilmesi gerektiği ortadadır. İsa (a.s) ın yeniden dünyaya gelişini ret eden kimseleri Kafir olarak görenlerin bu konuda bir kez daha düşünmeleri gerekmekte, çünkü ortaya attıkları yafta kendi boyunlarına yapışmaktadır.

                                           EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR. 

10 Nisan 2017 Pazartesi

Maide s. 12-13. Ayetleri: Allah Nasıl Kullarının Yanında Olur? Onları Nasıl Terk Eder?

Kur'an'ın İsrailoğulları ile ilgili yaptığı anlatımlar, Allah (c.c) nin arz üzerine koyduğu Sünnetullah olarak bildiğimiz toplumlar yasaların, bu kavmin Kur'an içinde anlatılan pratikleri üzerinden nasıl işlediğinin anlaşılması olarak olarak okunduğu zaman, bu kavim ile ilgili ayetler sadece belirli bir zamanda yaşayan bir kavme has ayetler olmaktan çıkarak, kıyamete kadar bütün topluluklara mesajları olan ayetlere dönüşecektir.

Maide s. 12. ve 13. ayetlerini okuduğumuz zaman, İsrailoğullarından alınan bir söz ve onların verdikleri sözlerini bozmalarından bahsedilmektedir. Onlardan alınan bu söz, sadece onlardan değil, kitaba ve elçiye iman ettiğini iddia eden herkesten alınan bir söz, ve bu bozulduğu zaman ortaya çıkacak durum ise, evrensel bir yasa olarak tüm zamanlarda ve tüm topluluklar için geçerlidir.

[005.012]  And olsun ki, Allah, İsrailoğullarından söz almıştı. Onlardan oniki reis seçtik. Allah: «Ben şüphesiz sizinleyim,salatı ikame ederseniz, zekat verirseniz, resullerime inanır ve onlara yardım ederseniz, Allah uğrunda güzel bir borç verirseniz, and olsun ki kötülüklerinizi örterim. And olsun ki, sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden kim inkar ederse şüphesiz doğru yoldan sapmış olur» dedi.

[005.013]  Sözlerini bozmalarından ötürü onlara la'net ettik, kalblerini de katılaştırdık. Onlar, kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar. Kendilerine öğretilenlerin bir kısmını unuttular. İçlerinden pek azı müstesna daima hainliklerini görürsün. Sen; onları affet ve geç. Muhakkak Allah; ihsan edenleri sever.

Maide s. 12. ayetinde Allah (c.c) nin İsrailoğullarının yanında olmasını bazı şartlara bağladığını görmekteyiz.

1- Salatı ikamet etmek.
2- Zekatı vermek.
3-Resullere inanmak ve onlara yardım etmek.
4- Allah'a güzel borç vermek (Karzen Hasenen)

Kur'an'ın geneline bakıldığında, bu emirlerin sadece İsrailoğullarına has olmadığı, bu emirler ile biz Müslümanların da muhatap olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Bu emirler, gereğince yerine getirildiği takdirde, bizlere dünya ve ahirette bir takım vaatlerin verildiğini görmekteyiz. Bu emirlerin yerine getirilmediği takdirde, doğru yoldan sapılmış olacağı, doğru yoldan sapan bir topluluğun ise dünya ve ahirette sıkıntılı bir hayat geçireceği bildirilmektedir.

Müslümanlar olarak yaşadığımız sıkıntılı hayatın en temel sebebi, Allah (c.c) nin biz kullarına vermiş olduğu emirlerin, yaşam içinde yerine getirilmemesi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İsrailoğullarının Kur'an içinde anlatılan tarihine bakıldığında, yaşadıkları inişli ve çıkışlı hayatın sebebinin, kendilerine verilen emirleri yerine getirdikleri ve getirmedikleri zaman aldıkları karşılıklar olduğu görülecektir.

Kur'an'ın temel kavramlarından olan Salat'ın  anlam alanının daraltılması sonucunda sadece namaza indirgenmesi, namaz ibadetinin ise sadece tapınaklarda icra edilen bir ritüele dönüşerek, Müslüman hayatının sadece bir kaç dakikalık zamanı içinde yer bularak diğer zamanlarda yer bulmaması, başta gelen sorunlardandır. Halbuki bu kavram, namazı da içine alan daha geniş bir anlam alanına sahip olup, hayatın her anını ve alanını ilgilendirmektedir.

Müslümanlar olarak Din kavramını sadece kulun hayatının belirli zamanlarında ve belirli yerlerde yaptığı bir takım ritüel ibadetler olarak görmüş olmamız, yaptığımız en büyük hatalardandır. Halbuki bu kavram, kulun bütün yaşamını ilgilendiren bir kavram olarak görüldüğü ve anlaşıldığı zaman, Allah (c.c) nin bizler için seçip beğendiği, ve sadece ondan razı olacağını beyan ettiği İslam Dini'nin  ne demek olduğu, bizler için hayat içinde ne anlama gelmesi gerektiği anlaşılacaktır. 

Allah (c.c) nin bütün elçileri aracılığı ile gönderdiği hayat sisteminin adının İslam Dini  olduğunu dikkate aldığımız zaman, İsrailoğullarının başlarına gelen sıkıntıların kaynadığında kendileri için seçilmiş ve beğenilmiş olan İslam'ı terk ederek, beşeri kaynaklı sistemleri hayatlarına geçirmiş olmalarını gösterebiliriz. Maide s. 13. ayeti, İsrailoğullarının kendilerini İslam'dan nasıl soyutladıkları anlatılmakta, aynı soyutlama yönteminin biz Müslümanlar tarafından da uygulandığını görmekteyiz.

Maide s. 13. ayeti içinde, İsrailoğulları tarafından yapılan "Onlar, kelimeleri yerlerinden değiştiriyorlar" şeklinde ifade edilen bir eylemden bahsedilmekte, bu eylemin ne olduğu, nasıl gerçekleştiği ve biz Müslümanların kelimeleri yerlerinden oynatmasını yaşamları içinde nasıl gerçekleştirdikleri üzerinde durmak istiyoruz. 

Tevrat'ın tahrifinin nasıl gerçekleştiği konusu, Müslüman alimler tarafından tartışılan bir konudur. Bu tahrifin metin olarak mı yoksa anlam olarak mı olduğu konusunda farklı görüşler mevcuttur. Şu bir gerçektir ki Allah'ın kitaplarının anlam olarak tahrifi geçmişte nasıl yaşanmış ise, halen aynı tahrif işlemi Kur'an içinde geçerlidir. Kur'an metin olarak tahrife uğramamış olsa da, onun anlam olarak tahrifi yapılarak, Kitaba değil kitabına uydurmak dediğimiz cinsten yapılan çalışmalar sonucunda, din adına bir sürü asılsız iddialar ortaya atılmaktadır. 

Bazı Müslümanların dünyevileşmenin getirdiği yaşam tarzına ayak uydurmaya çalışmaları, onların bu seküler yaşamlarını İslami bir yaşam gibi göstermek ihtiyacını doğurmuştur. Örneğin; Lüks tüketime ayak uydurmak için gerekli olan maddi ihtiyaçlarını banka kredisi ile karşılamak isteyenler, faiz vermenin haram olmadığını, veya bankalardan alınan kredilerin faiz olmadığını Kur'an ayetlerini delil olarak öne sürmek sureti ile, yaptıkları hatalardan çıkış yolu aramakta, yoğun iş yaşamı arasında namaza vakit bulamayanlar ise, bazı kimselerin ortaya attığı Kur'an'da namaz olmadığı iddiasına can simidi gibi yapışmakta, vicdanlarını bu şekilde rahatlatma yoluna gitmektedirler. 

Allah'ın kitabına karşı yapılan Kelimelerin yerinden oynatılması işleminin biz Müslümanlar tarafındaki yansıması, kitaba uymak yerine, kitabı kendisine uydurmak sureti ile yapılmakta, böylelikle insanlar, kitaba uyduklarını zannederek kitapsız bir hayata entegre olmaktadırlar. Kısacası, İslami kuralları yine İslami bir kılıf giydirmek sureti ile çiğnemeye çalışan Müslüman tipolojisi, son yıllarda dikkatleri çekmeye başlamıştır.

Allah'ın kitabından kopuk yaşamanın dünya hayatında elbette bir bedeli olacak ve bu bedel farkında olmasak dahi biz Müslümanlar tarafından şu anda ödenmektedir. Lüks hayata ayak uydurmak için gerekli olan maddi ihtiyacı bankalardan faizli krediler ile karşılamak durumunda olan bir çok kişinin bu borcu ödemekte zorlanması, kredi kartı kullanmak sureti ile hayatı borç ödemek ile geçen insanların yaşadıkları trajediler, Allah'ın kitabından uzak bir yaşam sürmenin dünya hayatındaki bir bedeli olup, bu hayatın ahiret bedeli daha korkunçtur.

Allah'ın kitabından uzak bir yaşam sürmenin dünya hayatındaki bedelinin ne olduğunu görmek için, İnsanlığın şu anda içinde bulunduğu, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlaki çöküşünün boyutlarını görmek yeterli olacaktır. İnsanlığın şu anda içinde bulunduğu durum, Allah'ı terk eden bir yaşam olmasından dolayı, Allah'ta kendisini unutanları terk etmiş, onları şeytanları ile baş başa bırakmıştır.

Maide s. 12. ayetinde Allah (c.c) nin kullarının yanında olması için koyduğu şartlar olan ZEKAT ve KARZI HASEN (Güzel borç) kavramlarının toplum hayatındaki rolleri ve bu kurumların ortadan kalktığı zaman, meydana gelecek olan durumu özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz;

Zekat; Temizlenmek anlamında bir kelime olup, bu kelime nefsin ve malın temizlenmesi anlamında Kur'an içinde geçmektedir. Malın temizlenmesi demek, kişinin elinde olan malda başkalarının da hakkı olması demek ve bu hakkı gerekli yerlere teslim etmek demektir. Eğer bu hak, hak sahiplerine teslim edilmeyecek olduğunda, zengin ile fakir arasındaki makas açılacak ve toplumsal bir kargaşa meydana gelecektir.

Karzı Hasen; Güzel Borç anlamında bir deyim olup, bu deyimi Allah (c.c) tarafından haram kılınan Faiz ile alakasını kurarak anlamaya çalıştığımız zaman, anlamı daha net bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Nisa s. 160 ve 161. ayetlerde, Allah (c.c) Yahudilerin yasaklandıkları halde faiz aldıklarından ve bu yanlışları sonucunda onlara bazı yaptırımlar getirildiğinden bahsetmektedir. İnsanların birbirleri ile her konuda olduğu gibi, maddi konularda da yardımlaşma içine girmeleri, toplumun ayakta kalması için önemli bir etkendir. Toplum bireylerinin birbirlerine sadece menfaatleri için yanaşmaları, menfaatleri olmadığında birbirlerine selam dahi vermemeleri, o toplumun geleceğini olumsuz yönde etkileyecektir.

Maddi ihtiyaç içine düşen bir kimseye, ihtiyacını karşılaması için ödünç para vermek insani ve erdemli bir davranıştır. Bu tür erdemli davranışların toplum içinde yok olması, maddi ihtiyaç içine düşen insanların ihtiyaçlarını karşılamak için faiz karşılığında ödünç para veren kişi ve kurumların kucağına itilmesi anlamına gelecektir. 

İhtiyacı olana Karzı Hasen  (Güzel Borç) vermek, yani ona verilen borcun karşılığını o kişiden maddi bir fazlalık olarak beklemek yerine, onun karşılığını Allah (c.c) den beklemek, toplumun selameti için önemli bir davranıştır. Karzı Hasen deyiminin önemini, faiz batağının toplumda sebep olduğu maddi ve manevi yıkımları dikkate alarak düşündüğümüzde, bu deyimin önemi daha kolay anlaşılacaktır. Karşılık ve fazlalık istemeden verilen Güzel Borç  deyiminin zıttı ise, Çirkin Borç deyimidir. Bu deyim yapılan bir iyiliğe karşı beklenti içinde olmak ve yapılan iyilikten maddi bir fazlalık yani faiz beklemek anlamındadır.

Sonuç olarak; Allah'a inanan her kişi ve toplum, onun her şeye gücünün yettiğini bildiği için, onun yanında olmasını, onun gücüne güç katmasını, onu her alanda galip getirmesini ister. Ancak Allah (c.c) kullarının yanında olmasını belirli şartlara bağlayarak bu şartlar yerine getirilmeden onların yanında olmayacağını bildirmektedir.

Kur'an'ın İsrailoğulları ile ilgili anlatımları, Allah (c.c) nin kullarının yanında ne zaman olacağını ve olmayacağını pratik uygulamalar üzerinden öğrenmek ve ibret almak bakımından okunduğunda, o topluluk ile ilgili ayetler Sünnetullah olarak bildiğimiz toplumsal yasaların önceki toplumlar üzerinde nasıl işlediğinin gösterilmesi açısından hayati önem arz ettiği anlaşılacaktır.

                                        EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

20 Mart 2017 Pazartesi

Kur'an Av Köpeğinin Nasıl Yetiştirileceğini Yazıyor mu? (Kur'an'da Namazı Bulamayanlara)

Yazımızın başlığını okuyanların Böyle soru mu olur, Kur'an'da böyle şeyler yazar mı? şeklinde itirazlarının olması gayet doğaldır. Yazımıza böyle bir başlık atma sebebimiz, Kur'an içinden böyle bir sorunun cevabını aramak değil, Kur'an'da her şeyin teferruatlı olarak bildirildiği iddiası üzerinden, namazın Kur'an'da teferruatının bildirilmemiş olmasına dayanılarak,
Kur'an'da namaz yoktur iddiasının ortaya atılmasının, ne kadar tutarlı bir iddia olduğunu ele almaya çalışmaktır.

[005.004] Sana, kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar. De ki: «Bütün temiz şeyler size helal kılındı.» Allah'ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanlarının yakaladıklarından da -üzerlerine Allah'ın adını anarak- yiyin. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Maide s. 4. ayetinde, kendilerine neyin helal olduğunu soranlara verilen cevabın içindeki, "Allah'ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanlarının yakaladıklarından da" cümlesinde, Allah (c.c) nin insanlara av için köpek yetiştirmeyi öğrettiğini beyan etmiş olduğunu görmekteyiz. 

Şimdi bu konuyu Kur'an'da her şey teferruatlı şekilde var diyen, namazın nasıl kılındığının Kur'an'da teferruatlı olarak anlatılmamış olduğundan yola çıkarak namazı ret eden, hatta bu ibadeti şirk olarak niteleyen, bazı kimselerin mantığı üzerinden incelemeye çalışalım.

Dikkat edilirse ayet içinde avcı köpekler için, Allah'ın size öğrettiği gibi ifadesi kullanılmaktadır. Bu kimselere bu öğretmenin teferruatının Kur'an'ın neresinde olduğu sorulacak olsa, haklı olarak böyle bir teferruatın olmadığı söyleyeceklerdir, zaten Kur'an'da böyle bir bilginin olması da beklenemez. Yine bu kimselere, Peki bu insanlar köpek eğitmeyi nasıl öğrendiler? diye soracak olsak, bu bilginin insanlığın ortak hafızasının bir ürünü olduğu, bu ayete ilk muhatap olan insanların, kendilerinden önce yaşamış insanların bilgi birikiminin bir sonucu olarak, avcı köpek yetiştirmeyi bildikleri söyleyecekler, ve bu söylediklerinde de kesinkes haklı olacaklardır.

Evet Kur'an'ın ilk muhatapları avcı köpek yetiştirmeyi, binlerce senedir devam eden insan neslinin tecrübi bilgiler sonucunda sahip olduğu ve ortak hafıza haline gelmiş bilgi birikimlerinin bir sonucu olarak bildikleri için, Kur'an avcı köpeklerin nasıl yetiştirileceği konusunda herhangi bir bilgi vermemiş, zaten böyle bir bilgiyi vermesi de beklenemezdi.

Kur'an 1500 sene önce Mekke ve Medine şehirlerinde yaşayan insanlara inerken, bu insanlar yeryüzünde ilk olarak yaratılan, hiç bir şeyden habersiz yaşayan insanlar değildi. Bu insanlar binlerce yıldır yeryüzünde yaşayan insanlık ailesinin, Arap yarımadasında yaşayan fertleri idi. Bu insanların sahip oldukları bilgiler, kendilerinden önce yaşamış olan insanların, binlerce yıldır çeşitli evrelerden geçerek öğrendiği tecrübi bilgilerden başka bir şey değildi. 

Av için köpek yetiştirmek, binlerce yıllık geçmişi olan insanlığın sahip olduğu tecrübi bilgilerden bir tanesi olup, Araplar da bu bilgiler yolu ile av köpeği yetiştirmeyi bilmekteydiler. Binlerce yıllık insanlık ailesinin fertleri olan Mekke ve Medine'de yaşayan insanlara inen Kur'an içindeki bilgiler, bu insanların daha önce hiç duymadıkları, ilk defa Muhammed (a.s) ın ağzından dökülen ayetler sayesinde öğrendikleri bilgiler hiç değildi.

Kur'an'da namaz olmadığı iddiası içinde olan kimselerin asıl sorunu, Kur'an'ın ne liği konusunda sahip oldukları bilgilerin problemli olmasıdır. Bu kimseler, Mekke ve Medine'de yaşayan insanların yeryüzünde yaşayan ilk insan topluluğu, Kur'an'ın insanlar için inen ilk kitap, Muhammed (a.s) ın ise ilk peygamber olduğu gibi bir düşünce içinde Kur'an'a yaklaşım sergiledikleri için, bazı konularda vardıkları sonuçların bir çoğu da bu yüzden problem arz etmektedir.

Böyle bir yaklaşım içinde Kur'an'ı okuyan bu kimselerde, bugün insanlar tarafından ifa edilen namaz ibadetinin detaylarının Kur'an içinde olması gerektiği zannı hakim olduğu için, namaz ibadetinin detaylarının Kur'an'da verilmemiş olmasının, böyle bir ibadetin Kur'an'ın emri olamayacağı düşüncesini doğurmuştur.

Bazı Kur'an ayetlerinin bağlam ve bütünlük gözetilmeden okunması sonucunda yanlış anlaşılması, bu kimselerin sahip oldukları kanıyı güçlendirdiğini zannetmelerine de sebep olmaktadır. 

Enam s. 38. ayetinde BİZ KİTAP'TA HİÇ BİR ŞEYİ EKSİK BIRAKMADIK cümlesindeki KİTAP kelimesinin Kur'an'ı kast ettiği düşüncesi, bu kimselerin düştükleri en büyük yanılgılardan bir tanesidir. Bu ayet içindeki kitap kelimesinin Kur'an'ı işaret ettiğini düşünen kimseler, Demek ki bu kitapta hiç bir şey eksik değilmiş namaz anlatılmadığına göre öyleyse namaz diye bir şey de yoktur diyerek, büyük bir hataya düşmektedirler.

El Kitap kelimesi, Kur'an içinde en fazla geçen kelimelerden bir tanesi olup, geçtiği ayet içinde anlamını bulan bir kelimedir. Bu kelime bazı yerlerde Kur'an'ı işaret etmesine rağmen, Kur'an içinde geçtiği bütün ayetlerde Kur'an anlamına gelmez. Enam s. 38. ayetinde geçen bu kelime, Allah (c.c) nin ilmini ifade etmekte, ve hiç bir şeyin bu ilmin dışında olmadığını ifade etmektedir.

Kur'an ilk defa yaşam sahasına inen insanlara hitap eden bir kitap olmadığı için, bu kitap içinde her şeyin detayını aramak doğru bir yaklaşım değildir. Kur'an'ın eksiksiz olduğunu iddia etmek için bağlam ve bütünlük gözetmeden bir okuma yaparak eksik olmadığına dair delil bulduğunu zannetmek ise hiç doğru bir yaklaşım değildir.

Kur'an'ın namaz adı ile bildiğimiz ibadetin detaylarını vermemiş olmasının sebebi, bu ibadetin ilk defa Mekke ve Medine'de yaşayan insanlara, Muhammed (a.s) a nazil olan Kur'an tarafından emredilmemiş olduğundan dolayıdır. Kur'an nazil olmadan önce bu ibadet, insanlar tarafından bilinen ve icra edilmekte idi. Bu ibadetteki asıl problem şekillerinde değil, kime karşı icra edileceğinde idi. Kur'an bu ibadetin icra ediliş şeklini vaz etmek için değil, Allah (c.c) dışındaki putlara karşı yapılmasından dolayı insanların şirk içine düştüklerini, bu ibadetin yapılması gereken tek ve yegane ilahın Allah (c.c) nin kendisi olduğunu yeniden hatırlatmak için gelmiştir.

Bu noktada, Bu ibadetin önceden bilindiğine ve icra edildiğine dair olan bilginin kaynağı nedir? sorusu sorulacak ve cevabı istenecektir. 




Kur'an'da namazın olmadığını iddia edenler, bu ibadeti müşrik ibadeti olduğu gerekçesi ile ret ettiklerini öne sürmektedirler. Bu iddialarına sundukları delil ise, arkeolojik bulgularda ele geçen, namazın şekillerini icra eden insan heykelleridir. Salim bir akılla düşünen insan için bu heykeller, namazın insanlığın kadim bir ibadeti olduğuna dair en büyük görsel delili teşkil etmektedirler. Arkeolojik bulgular ile Kur'an arasında bağ kurmasını iyi bilen bir kimse için, bu bulgular, namazı ret etmek için değil kabul etmek için delil olabilecek önemli bulgulardır.

Bizim namaz adı ile bildiğimiz ibadet şekilleri insanlığın tarih boyunca icra ettiği ritüellerden olup, asıl mesele onun şeklinde değil, bu şekilsel ibadetin kime karşı yapılması gerektiği noktasında, yani özünde düğümlenmektedir.

İnsan, fıtratında kendisinden yüce olduğuna inandığı varlığa karşı tazimde bulunmak gibi özelliğe sahip olarak yaratılmıştır. İnsan, tarihin bazı zamanlarında kendisinde bulunan bu özelliği nasıl kullanacağı yönünde sapmalar göstermiş, Allah (c.c) bu sapmalara karşı doğru olanı göstermek için tarih boyunca elçiler ve onlarla beraber kitaplar göndermek sureti ile yanlışlara karşı onları uyarmıştır.

Kur'an'ın nüzulü öncesi Mekke, bu sapmaların yaşandığı bir şehir olarak tarih sahnesinde yer alan şehirlerden birisidir. Kur'an bu şehirde yaşayan insanlara, içinde bulundukları şirk inancının onları nereye götüreceğini haber vermek sureti ile yanlışlarına karşı uyarmış, doğruları hatırlatmıştır. Bizim namaz olarak bildiğimiz, Kıyam-Rüku-Secde'den müteşekkil olan ritüel, Arap toplumunda insanlığın ortak hafızasının bir ürünü olarak icra edilen ibadetlerden bir tanesidir. 

Mekkeliler tarafından icra edilen bu ibadet, bilinen formları ile uygulanışı Allah'a değil, ona ortak koştukları putlara has kılınmak sureti ile şirk bulaştırılmış bir hale sokulmuş olmasından dolayı, Kur'an bu konu üzerinde yoğunlaşmış, insanların bu yanlıştan nasıl kurtulacaklarına dair bilgiler vermiştir. 

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın yanlışlığı.

Bu hataları yaşamış bir insan olarak, Kur'an konusunda yaptığımız ilk yanlış, geleneğin hatalarına karşı çıkmakta kullandığımız argümanlar ve üsluptur. Yıllar önce elimize ilk Kur'an aldığımız zaman, Kur'an'ın anlattığı din ile, diğer kitapların anlattığı din arasındaki farkı gördüğümüzde, hepimizin gözleri fal taşı gibi açılmış, geleneğe karşı amansız bir savaş başlatmıştık. Yıllar geçtikten sonra, geleneğe karşı açtığımız bu savaşta stratejik hatalar yaptığımızı fark ederek, bu hataları telafi etmek yoluna gitmeye çalışmamıza rağmen, bizim tekrarladığımız hataların aynısının tekrarlandığını gördüğümüz için, bazı uyarılar yapmanın gerekli olduğuna inanmaktayız.

Gelenekteki din algısının yanlış olduğu düşüncesini aynen korumakta olduğumuzu hatırlatarak, Kur'an üzerine kuracağımız din algısının değişmesi gerektiği üzerinden yola çıkarak, bu kitabın önce ne ve nasıl bir kitap olduğu konusunda yeniden bir düşünce arayışlarına girdik. Geleneksel din anlayışının Kur'an'ın önüne geçirdiği kitaplara yönlenmeden bu kitabın doğru anlaşılmasının yolunun yine kendi içinde olduğunu gördük.

Yaptığımız ilk ve önemli hata, Kur'an'ın 1500 sene önce Arap yarımadasında yaşayan, ve binlerce yıllık insanlık tarihinin fertleri olan bir topluluğa inmiş olduğu gerçeğini ıskalamış olmak idi. Geleneksel din algısını ret edelim derken nerede durulması gerektiği bilmeden, geçmişe ait önümüzde ne var ne yok süpürerek büyük bir hata içine girmiş olduk. Birde bunlara yaşadığımız hayat içinde gördüğümüz dindar bir hayat yaşayan, fakat dinleri onları kötülüklerden alıkoymamış Müslümanları gördüğümüzde, onlar gibi olmamak adına, bazı dini ritüelleri inkar etmeyi bir görev saymayı ilave edince her şey tamam oldu sandık.

Nazil olduğu toplumun yaşam gerçeklerini hesaba katmadan okunan bir Kur'an, bir çoğumuzu tatmin etmeyerek, deizme hatta ateizme kaymasına sebep oldu. Çünkü okuduğumuz kitabın hitap ettiği İlk Muhataplar olarak isimlendirebileceğimiz bir kitlesi vardı, ve ayetler önce bu kimselerin yaşadığı sosyokültürel ortam dikkate alınarak nazil olmuştu. Bu durumu dikkate almayan okumalar yapmamızın sonucunda Kur'an'da bir çok hata bularak !!! bu kitabı ret eden insanlara şahit olmanın acısını hala içimizdedir.

Kur'an'ın belirli kişiler tarafından anlaşılacağı iddiasına karşılık, bizlerin bu kitabı herkesin anlayacağı iddiası, dürüst ve samimi bir iddia olmasına rağmen, nasıl anlaşılacağı konusunda yaptığımız yöntem hataları, bugün namaz, oruç, hac, kıble gibi hayati kelimeler üzerinde tartışmalar yapmamızı beraberinde getirmiştir. 

Kur'an'ın çağlar üstü tevhidi merkezli mesajı şayet doğru anlaşılmış olsaydı, bugün bunları tartışmak yerine insanların şirk batağından nasıl kurtulabileceğine dair çözümler üretmeye çalışarak, elçilerin yolunun yılmaz bir takipçisi olabilirdik.

Böyle bir öz eleştiriyi neden yapmak ihtiyacı duyduk?. 

İnsanlar sahip oldukları bilgileri birbirlerinden öğrenerek hayat yolunda ilerlerler. Tecrübi Bilgi dediğimiz şey, insanların binlerce yıldır deneme yanılma yolu ile öğrendiği ve bir sonraki nesillere aktardıkları bilgidir. İnsanlar kendilerinden öncekilerin sahip oldukları bilgilerin üzerine ilaveler yaparak bugüne gelmişlerdir. Tekerleğin icadından itibaren başlayan ve binlerce yıldır süren insanlığın sahip olduğu bilgiler, bizleri bugüne getirmiştir. Bugün sahip olunan bilgilerin üzerine yeni bilgiler konulmak sureti ile insanlar yeni bilgilere kavuşacak bu süreç kıyamete kadar böyle devam edecektir. 

Bizde geçmişte yaşadığımız tecrübeleri aktarmaya çalışarak, bizim yaptığımız hataları başkalarının tekrarlamamasını amaçlayarak, Kur'an adına sahip olacağımız bilginin daha doğru nasıl elde edilebileceği konusundaki düşüncelerimizi elimizden geldiğince aktarmaya çalışmaktayız 


Sonuç olarak; Kur'an'ın nazil olduğu sosyokültürel arka planın dikkate alınmamak sureti ile anlaşılmaya çalışılması, beraberinde bir takım yanlış çıkarımlara sebep olmuş, bu yanlışların başında ise, insanlığın kadim ibadeti olan namazın müşrik ibadeti olduğu sonucuna varılmıştır. 
Bu ibadetin müşrikler tarafından icra edilmesinin sebepleri eğer dikkatlice araştırılmış olsa idi, bu iddianın ne kadar tutarsız bir iddia olduğu anlaşılabilirdi. Kur'an nazil olduğu toplumdaki yanlış inançları doğruya kanalize etmek için inen bir kitap olduğuna göre, müşrikler tarafından icra edilen namazın nasıl doğru bir şekilde icra edileceğini de öğretmektedir. 

Namazın şeklinin Kur'an'da tarif edilmemiş olmasının sebebi, bu ibadetin şeklen müşrikler tarafından önceden beri ifa ediliyor olmasındandır. Bu noktada asıl sorun namazın şirk bulaştırılmış olarak ifa ediliyor olmasındadır. Kur'an bu yanlışı düzelterek, şirk eylemi olarak icra edilen bir ritüeli tevhit eylemi haline çevirmiştir. 

                                       EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


9 Mart 2017 Perşembe

Fatiha s. 6. Ayeti : Allah (c.c) Kullarını Doğru Yola Nasıl İletir ?

Fatiha adı ile bildiğimiz sure , 7 den 70 e bir çok Müslüman tarafından ezbere bilinmekte ve her gün namazlarda okunmaktadır. Bizlerin kulluk bilincine sahip olmamızı sağlayacak mesajları olan bu surenin 6. ayeti olan İhdinassıratal mustakıme (Bizi doğru yola ilet) şeklinde yaptığımız duanın , nasıl bir anlama ve hayatımızda nasıl bir yeri olabileceğine dair düşüncelerimizi paylaşmaya çalışmak , bu yazının konusu olacaktır.

Dua olarak bildiğimiz ve yaptığımız çağrı , kulun Allah (c.c) den olan talebinin dile getirilme şeklidir. Allah (c.c) nin kitabında kullarının duasına icabet ettiğini ve beyan etmekte olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Ancak dua konusu , bir çok Müslüman tarafından gereğince doğru biçimde anlaşılamamakta , sanki sihirli bir değnek olarak görülmekte , dua edilerek Allah (c.c) den istenildiğinde , anında bu isteğin karşılanacağı sanılmakta , veya böyle bir arzu ve istek içinde Allah'a dua edilmektedir.

Allah (c.c) elbette kullarının duasını kabul edendir . Ancak onun bu kabulü bir takım şartlara bağlıdır , ve kullar bu şartları yerine getirmeden Allah (c.c) kullarının kendisinden olan isteklerin yerine getirmez. Allah (c.c) ye dua ederek ondan bir şey istemek , kulun o isteğini hayatına geçirmesi ile yakından ilintilidir. 

Fatiha s. 6. ayetinde Rabbimize Bizi doğru yola ilet şeklinde dua etmek , önce kendimizin doğru yolda kaim olması gerektiğini şuur altına yerleştirmek amacına dayanmalıdır. Kul Rabbinden bunu istemekle önce kendisinin doğru yolda yürümesi gerektiğini öğrenecektir. Kulun Bizi doğru yola ilet şeklindeki isteği , kul eğer doğru yolda olmanın gereklerini yerine getirmediği takdirde günde değil 40 defa 400 defa tekrarlasa dahi bu dua yerine getirilmeyecektir.

Sadece konumuz olan bu dua ayeti değil , Kur'an'ın bütün dua ayetleri , kulun önce bu isteği doğrultusunda  bir hayat sürmesi gerektiği noktasında bir bilinç içinde olmasını öğütlemektedir.

Kul cehennemden azat edilerek , cennete girmek için dua ettiği zaman , cennete girmeyi hak edecek amelleri yapması gerektiği bilincine sahip olacak , kendisini cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak bir hayat sürmesi gerektiğini bilecektir. Cenneti hak etmeyen ameller işleyerek , dili ile cenneti isteyen dualar etmesi kulu cennete yaklaştırmayacaktır.

Dua etmek sadece Allah (c.c) den olan istekleri dile dökmek değil , aynı zamanda bu istekleri şuur altına yerleştirmek sureti ile böyle bir hayat sürmek gerektiğini kulun kendisinin bilinç altına işlemesi anlamına gelmelidir. 

Allah (c.c) ye yapılan dua ile kulun ameli arasında uyumsuzluk olduğu zaman , Allah (c.c) elbette bu duayı kabul etmeyecektir. Kul dil ile olan isteğini amel ile birleştirmediği sürece ettiği dua , kabule şayan olmayan sözler olarak çenesini yormaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Allah'a o kadar dua ettim Allah dualarımı kabul etmiyor şeklindeki yakınmalar , bir çok kimseden duyabileceğimiz sözlerdir. Yine aynı suredeki Hamd Alemlerin Rabbi Allah'a dır ayeti , Allah (c.c) nin her türlü övgüye layık olduğunu beyan etmektedir. Övülmeyi hak etmek demek , yaptığı iş verdiği karar noktasında hiç bir hata olmaması anlamına geldiğini düşündüğümüzde , ortada eğer bir yanlış varsa bu yanlış Allah (c.c) den değil , kulun kendisinden kaynaklanmaktadır.

Allah (c.c) kullarına hiç bir zaman zulmetmez , kul eğer zulme uğradığını düşünüyor ise , bunun nedenini önce kendisinde aramalıdır. Bundan dolayı kul önce Ben nerede hata yaptım ? sorusunu kendisine soracak ve hatayı kendisinde aramak sureti ile , yaptığı hatayı düzeltmek yoluna gitmediği sürece dualar kabul olmayacaktır.

Doğru Yol olarak görülecek yolun tarifini yine aynı kitap yapmaktadır. Allah (c.c) kullarına vermiş olduğu Semi - Basar - Fuad (İşitme - Görme - Gönül) duyuları ile doğruyu ve yanlışı ayırt etme kabiliyeti bahşetmiş , elçiler aracılığı ile indirdiği kitaplarda ise yolun doğrusunu yanlışını beyan etmiştir. Doğru Yol olarak beyan edilen yolu , surenin 7. ayetinde görüleceği üzere kendilerine nimet verilenlerin  takip ettiği , bunların kim oldukları ise Nisa s. 69. ayetinde görülmektedir.

[004.069] Allah'a ve Resul'e kim itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar?

Nisa s. 69. ve bir çok ayette doğru yolun tarifi Allah ve Resule itaat olarak özetlenmiş bu yolun karşılığının Nebi , Sıddık , Şehit , Salih olarak tanımlanan insanlar ile birlikte olmak olarak belirtilmiştir. Sayılan 4 gurup içinde Nebi olarak yapılan tanımlamanın başta olması dikkat çekicidir.  

Sıddık , Şehit , Salihlerden  olmanın yolu , nebiler vasıtası ile inen kitaplarda ve yine onlar tarafından yaşanan hayatlarda bizlere öğretilmektedir. Kendilerine gelen nebileri tasdik ederek o nebiler ile birlikte sürülen hayatların karşılığı , ebedi cennet olarak beyan edilmiştir.

Dua etmek mistik bir eylem değil , yaşanan hayat ile iç içe olan bir eylemdir. Müslümanların bir çoğu tarafından mistik bir eylem haline sokulan dua etmenin , Allah (c.c) nin evrene koyduğu yasalar ile birliktelik arz ettiğinin bilincinde olmamaları , maalesef onları Şirk olarak bildirilen eylemler içine düşmelerine sebep olmaktadır.

Sonuç olarak ; Dua etmek demek , sadece Allah (c.c) den olan bazı isteklerin dile getirilmesi demek olmayıp , kulun şuur altına kulluk bilinci yerleştirmesi demektir. Bizi doğru yola ilet şeklinde yapılan bir duayı kul , doğru yol olarak tarif edilen yolda kaim ve daim olan bir hayat sürmek olarak anlamadığı ve bunu hayatı içinde pratiğe aktarmadığı sürece , doğru yol isteği gerçekleşmeyecek , hatta başka yolları doğru yol olarak bilerek , kendisinin doğru olarak bildiği fakat yanlış olan yollarda yürüyecektir. 

Dua , söz ile amel birlikteliği gerektiren bir eylemdir. Söz , eğer amel ile yerine getirilmiyor ise , bu sözün karşılığı olan istekler de yerine gelmeyecektir.

Rabbimiz bizleri , dua etmenin şuuruna vakıf olarak dua eden kullarından kılsın.


29 Ocak 2017 Pazar

Hucurat s. 1.-3. Ayetleri : Allah'ın ve Resulünün Önüne Nasıl geçilmez ? Sesler Resulün Sesinin Üzerinde Nasıl Yükseltilmez?

İslam düşüncesinde Muhammed (a.s) ın konumunun ne olduğu veya nasıl bir konuma sahip olması gerektiği konusu, onun vefatının ardından tartışılmaya başlanılmıştır. Yaşadığı hayat içinde onun konumu ve görevi noktasında sahabe tarafından herhangi bir sıkıntı yaşanmaz iken , vefatı sonrasında ortaya çıkan siyasi olayların akidevi bir noktaya taşınması , bu siyasi gurupların kendi haklılıklarını veya karşı tarafın haksızlığını dini bir temele oturtma çabası , onların Muhammed (a.s) ı konuşturmak sureti ile, onun üzerinden delil sunmak gereğini ortaya çıkarmıştır.

Bu fırkaların kendi düşüncelerini hadis merkezli delillere oturtma çabaları , öncelikle hadisin bağlayıcılığı konusunu gündeme getirerek , Muhammed (a.s) tarafından söylendiği iddia edilen sözlerin karşı çıkılamaz bir duruma sokulmasını gerektirmiştir. Vahyin kategorize edilerek , "Metluv" (Namazlarda tilavet edilen) ve "Gayri Metluv" (Namazlarda tilavet edilmeyen) şeklinde ayrılması bu çabaların bir ürünü ve sonucudur. 

Bu çabaların ürünü ve sonucu olarak ortaya atılan bu düşünceler , dayanaklarını Kur'an ile delillendirmeye çalışarak "Biz demiyoruz Allah diyor" şeklindeki sözlerle, bir çok ayeti bu konuda kullanmaya çalışmışlardır. "Allah ve Resulü" şeklinde geçen ayetler, bu konuda delil olarak sunulan ayetlerin başında gelmektedir. Bu ayetlerin Resulün konumunun Allah (c.c) ile eşit olduğunu beyan ettiği ileri sürülerek, dinde iki başlı bir hüküm kaynağı ihdas edilmek sureti ile Allah (c.c) kulu eşit bir duruma getirilmiştir. 

Bu yazımızda Hucurat s. 1. 2. 3. ayetlerini ele alarak , ilgili ayetlerin bizim için ne değer ifade edebileceği yönündeki düşüncelerimizi paylaşmaya çalışacağız. 

[049.001]  Ey iman edenler, Allah'tan ve Peygamberinden öne geçmeyin; Allah'tan sakının, doğrusu Allah işitir ve bilir.
[049.002] Ey iman edenler, seslerinizi nebinin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa çıkar-gider.
[049.003]  Allah'ın resulünün yanında seslerini kısanlar, şüphesiz Allah'ın kalplerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.

Bu ayetler okunduğu zaman , ayetlerde beyan edilen emirlerin nası hayata geçirilebileceği sorusuna verilecek cevap , "Allah'ın önüne geçmemek Kur'an'ın önüne geçmemek , Resulün önüne geçmemek ise hadislerin önüne geçmemektir" , " Sesimizi Nebinin üzerinde yükseltmemek ise hadislerin üzerine söz söylememektir" şeklinde olacaktır. 

Bu ayetlerin hayat içinde pratiğe geçirilmesi , ilk muhataplar olan sahabe nezdinde herhangi bir problem teşkil etmez iken , Muhammed (a.s) ın vefatı sonrasında problem oluşturmuştur. Muhammed (a.s) hayatta iken ya kendisine inen vahyi tebliğ etmekte , ya da kendisine inen vahyin doğrultusunda söz veya fiiller işlemekte idi. Vahiy harici olan söz ve fiillerinde eğer herhangi bir hata yapacak olursa , bu hataları vahiy tarafından uyarılarak aynı hatayı tekrar yapması önlenmekte idi.

Resul demek , yeryüzünde Allah adına konuşma yetkisine sahip kimseler demek olduğuna göre "Allah ve Resulü" şeklinde geçen ifadelerin birbirinden ayrılarak Allah (c.c) yi Kur'an , Resulü ise hadisler şeklinde birbirinden ayırarak anlamak,bu gün için problem teşkil edecektir.

Allah (c.c) nin , "Resulün önüne geçmeyin" veya "Sesinizi resulün sesinin üzerinde yükseltmeyin" şeklindeki emrini fıkhi hüküm olarak "Farz" kategorisinde değerlendirmek mümkündür. Bugün bu hükmün hayata nasıl geçirileceği konusuna geldiğimizde iş bu noktada düğümlenmektedir. Çünkü bu emirleri , resul hayatta olmadığından dolayı yerine getirilmesini bugün resulün yerine geçtiği iddia edilen hadislere itaat ile eşleştirdiğimiz takdirde, Allah (c.c) nin bize hadislere itaat etmeyi Farz kıldığı gibi bir düşünce içine girebiliriz. 

Allah (c.c) bizlere hadislere itaat etmeyi mi emretmektedir ?. 

[033.036]  Allah ve Peygamber'i bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve Peygamber'e baş kaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur.

Muhammed (a.s) hayatta iken, onun ashabına yapmalarını emrettiği herhangi bir şey için , ashabın seçim şansı yoktu. Çünkü onun ashabına din adına söylemiş olduğu sözler "Kesin Bilgi" ifade etmekte idi. Fakat bugün bize hadis yolu ile gelen resule ait sözlerde seçim yapmak zorunlu bir durumdur. Çünkü onun söylemiş olduğu iddia edilen sözlerin istisnasız olarak tamamı, bugün artık "Zanni Bilgi" kapsamındadır. Bu tür bilgilerin doğrulanması için "Kesin Bilgi" olarak kabul edilen bir kaynağı kriter almak zorunludur.

Resulün adına gelmiş olan hadislerin "Buhari - Müslim" gibi marka haline getirilmiş kitaplarda bulunmuş olması, bu hadisleri "Kesin Bilgi" kategorisine asla sokmaz. Bugün asıl problem bu tür kitapların sorgulanamaz kitaplar haline getirilerek , Kur'an'a eşdeğer kılınmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kitaplar içinde bulunan fakat Kur'an ile uyuşmayan rivayetler , Kur'an ile uyuşturulmaya çalışılarak rivayet merkezli bir din algısı Müslümanlar üzerinde hakim kılınmak sureti ile bir çok ihtilafın oluşmasına sebebiyet verilmiştir.

Bugün bizlerin "Resule İtaat" emrini yerine getirmemiz için hadislere itaat etmemiz gerektiğini iddia etmek demek , doğruluğu hadisçiler tarafından, kendilerinin belirledikleri kriterler doğrultusunda tesbit edilmiş rivayetlere inanmanın, Allah (c.c) nin emri olduğunu iddia etmek anlamına gelir ki bu mümkün değildir.

Herhangi bir hadisçinin kriterlerine göre "Sahih" olabilen bir rivayet , başka bir hadisçinin belirlediği kriterler doğrultusunda sahih olmayabilmektedir. Sahih olduğu iddia edilen hadise itaat etmek "Resule itaat" gereğince eğer Allah (c.c) nin emri ise , bu hadisin sahih olmadığını iddia ederek hadise itaat veya kabul etmeyenler  resule isyan eden bir duruma düşmektedir.

Hadisleri bugün resule itaat emrinin gereği olarak itaat edilmesi farz olan bilgiler kapsamına koyduğumuzda bu sıkıntılar hiç bir zaman gündemden düşmeyecek , Müslümanlar arasında en büyük ayrılıklara sebep olan konular her zaman gündemde kalarak , fırkalaşmanın ve düşmanlıkların ardı arkası kesilmeyecektir. 

Konumuz olan ve benzeri ayetlerin artık bugün hayata geçirilmesi Muhammed (a.s) tarafından bizlere bırakılan tek sahih ve kesin bilgi kaynağı olan Kur'an'a itaat edilmesi ile gerçekleşecektir. Kur'an dışında herhangi bir kaynağın din konusunda itaat edilmesi gerekli kaynak olduğu iddia edildiğinde , bugün insanlar tarafından belirlenen ve bizlere kaynak olarak sunulan kitapların Kur'an gibi muamele görülmesi tehlikesini beraberinde getirecektir. 

Bu tehlikeyi maalesef halen bil fiil olarak yaşamaktayız. Bir çok Müslüman, hadis kitaplarına veya din konusundaki başka kitaplara verdiği değeri öyle bir abartmıştır ki , bu kitaplar bir çok Müslümanın hayatında Kur'an seviyesinde hatta ondan daha yukarıda bir öneme sahiptir.


Hadis konusunda bu söylediklerimiz , hadislerin din de kaynak olarak görülmesi gerektiğini savunanlar tarafından yanlış, hatta sapıkça bir düşünce olarak görülecektir. Fakat konuya ön yargısız bakılacak olursa asıl tehlikenin hadislerin din de kaynak olarak görülmemesi gerektiği düşüncesi değil , görülmesi gerektiği düşüncesi olduğu görülecektir. 

Hadis üzerinden ortaya konulan din algısına bakıldığında , Kur'an içinde zikri geçen elçilerin örnekliği ve verdikleri tevhit mücadelesini hadis rivayetlerinde görmek neredeyse imkansızdır. Hadis kitaplarında bulunan hadislerin geneline bakıldığında , kişisel yaşam ile ilgili bir takım rivayetlerin ağırlıkta olduğunu görebiliriz. Kişisel yaşam ile bilgileri din olarak gördüğümüz zaman , dinin asıl mesajı olan şirk konusu kaybolup gitmekte , tevhit mücadelesinin örnekliğini yapan bir elçi portresi bu hadisler içinde görülmemektedir.

Eğer peygambere itaat edilecekse ki bu emir Allah'ın emridir , bu itaatın nasıllığı zanni bilgi taşıyan rivayet kitaplarında değil , kesin bilgi taşıyan Kur'an içinde ayan beyan ortadadır. Yok namazın nasıl kılınacağı , orucun nasıl tutulacağı , haccın nasıl yapılacağı gibi konular üzerinden hadislere mecbur olduğumuz iddiası getirilecek olursa , bu iddia sahiplerinin hangisinin namazı hadislere bakarak öğrendiğini sormak gerekir. 

Sonuç olarak ; Hucurat s. 1.2.3. ayeti ve bu ayete benzer diğer ayetlerdeki resule itaat konulu ayetlerin bugün hayata geçirilme şeklinin hadislere itaat olarak değil , onun aracılığı ile indirilmiş olan vahye itaat etmek şeklinde gerçekleşmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Bugün onun adına rivayet hadis adındaki bilgilerin zan içermesi o bilgilerin din de kaynak olarak kabul edilme sorununu ortaya çıkarmıştır.

Zan içeren bilgilerin din de kaynak olarak görülmesi , kesin bilgi içeren Kur'an'ın arkaya itilmesini beraberinde getirerek , rivayet merkezli bir din algısını ortaya çıkarmış , bu din algısı ise bir çok ihtilafın kaynağını oluşturmuştur. Asıl kaynak olan Kur'an'a dönmek , bugün bir çok ihtilaflı konu ile birbirine düşman olan Müslümanların daha elzem konular üzerinde çalışmanın ve gayret etmenin gerektiği düşüncesinin oluşmasına vesile olacaktır.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

29 Aralık 2016 Perşembe

Neml s. 40. Ayeti : Süleyman (a.s) Örneğinde Allah (c.c) Mülk Sahiplerini Nasıl İmtihan Eder ?

Yaşadığımız dünya hayatı, zengin veya fakir kim olursa olsun , herkes için bir imtihan alanıdır. Fakir olan  kimse ,elindeki imkansızlıklar ile imtihan olurken , zengin olan kimse ise, elindeki maddi ve manevi imkanlar ile imtihan olmaktadır. Kur'an, bazı kimseler üzerinden yaşanmış örneklikler ile , yaşanılan hayat içindeki imkanlara ve imkansızlıklara karşı, bizlerin nasıl bir davranış sergilememiz gerektiğini bizlere öğreten bir kitaptır.

Süleyman (a.s), kendisine mülk verilmiş bir hükümdar , ve Kur'an içinde kıssası geçen hükümdar bir elçi olarak , elinde maddi ve manevi güç bulunduranların örnek alması gereken bir kimsedir. Onun kıssası, maalesef kendisinden sonra gelecek olan güç sahiplerine örneklik olarak değil , kerameti müritlerinden menkul bazı kimselerin, uçtu kaçtı masallarına mesnet teşkil etmek üzere okunarak buharlaştırılmak sureti ile, bin bir gece masalları haline dönüştürülmüştür. 

Süleyman (a.s) ın kıssasının anlatıldığı Neml s. 40. ayeti içinde geçen olay , tarikat şeyhlerinin kerametlerine ve hızır masallarına dair delil ihtiva etmesi üzerinden okunarak , bazı kimselerin insanlar üzerinde hegemonya kurmasına alet edilmektedir. Halbuki bu ayet, mülk sahiplerine mesaj içermesi açısından okunduğunda, istismar edilmekten çıkarılmış olacak, ve kıssaların anlatım amacına uygun olarak anlaşılacaktır.


[027.040]  Kitabın ilmi yanında olan kimse ise, «Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm» dedi. (Süleyman) onu (Melike'nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, «Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir.»

Ayet içindeki konunun siyak ve sibakı , Sebe hükümdarının tahtını Süleyman (a.s) a en hızlı biçimde kimin getireceği ile alakalıdır. 40. ayette "Kitabın ilmi yanında olan kimse" nin kim olduğu üzerinde bir takım spekülasyonlar yapılmak sureti ile Hızır masalları uydurulmuş , ve konu mitolojik bir hale büründürülmüştür. Sebe hükümdarının tahtını kimin getirdiği konusunda, bundan önce bir çalışmamız olduğu için , bu konuyu burada tekrarlamayacağız.

Kıssaların anlatım amacının, muhataplarına dönük mesajlar vermesi olduğunu düşündüğümüzde , kıssalar bizler için daha gerçekçi bir hale gelecektir.

[038.035] (Süleyman) Dedi ki«Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü bana armağan et. Şüphesiz sen, karşılıksız armağan edensin.»

Kıyamete değin , hiç bir kula nasip olmayacak maddi ve manevi bir güce sahip olan Süleyman (a.s) ın elinde böyle bir gücü bulundurmasına karşın şımarmaması , büyüklenmemesi onun kıssasının en önemli mesajı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

Aynı surede geçen ayetlerde , Karınca vadisinden ordusu ile geçerken meydana gelen olay sonucu söylediği, "Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükürde, hoşnut olacağın işi yapmakta beni muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kullarının arasına koy" (Neml s. 19) sözü , aynı şekilde onun nasıl şükreden bir kul olduğunu göstermesi açısından okunması gerekmektedir. 

Karınca vadisinden geçerken , meydana gelen olayların anlatıldığı ayetler, bize dönük herhangi bir mesajı olmayan biçimde okunarak , onun karıncalarla konuştuğu şeklinde yorumlara sebep olmuştur. Burada önemli olan nokta , onun karıncaların konuşmalarını anlamış olmasının üzerinden, sahip olduğu gücün erişilmezliğine işaret edilmiş olmasıdır.

40. ayet içinde bizim için asıl önemli nokta "Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir."  şeklindeki cümlelerdir. 

Kıyamete kadar kimseye nasip olmayacak bir güce sahip olan Süleyman (a.s) , Sebe hükümdarının tahtını bir anda yanında görünce , en küçük bir kibre kapılmadan , ona bu gücü vereni hatırlayarak , imtihan içinde olduğunun idrakinde olarak şükrünü ifa etmiştir. Bizim için asıl önemli taraf burası olup , elinde güç bulunduranların özellikle ibret alması gereken bir kıssadır. 

Dünya tarihine baktığımızda , geçmişte ve günümüzde meydana gelen fesat olaylarının baş müsebbibleri , "Mütref" , "Müstekbir" gibi terimler ile ifade edilen , elinde bulundurdukları servet ve mülk sayesinde, kendilerini ilah ve rab olarak gören , mazlumlar üzerinde hak sahibi olduklarını iddia ederek , onların yurtlarını talan etme hakkını kendilerinde bulanlardır.


Firavun örneği , bu kimselerin akıbetinin canlı örneğini sergilemesi bakımından önemli bir hatırlatmadır. Kendilerini erişilmez bir güç sahibi olduklarını zannederek , her şeyin üzerinde güç sahibi olduklarını iddia edenler , denize karşı güç yetiremeyerek , onun sularında boğulup gitmişlerdir. 

Bir çok ayet , insanların elinde bulundurdukları güç ve servetin geçici olduğu , bu güç ve servet ile Allah'a karşı kafa tutmamaları gerektiği , böyle bir hataya düşenlerin başlarına dana önce neler geldiğini hatırlatarak , ellerindeki gücü Allah'ın istediği biçimde kullanmalarını öğütlemektedir.

Süleyman (a.s) kıssası , içinde geçen bazı anlatımlardan dolayı , diğer elçi kıssalarından daha farklı bir görünüm arz etmektedir. Kıssa içinde Hüdhüd adlı kuştan bahsedilmesi , karıncaların konuşmalarını anlaması , emrinde cin ve şeytanların bulunması , rüzgarın emrinde olması , melikenin tahtının bir anda yanında olması gibi anlatımlar , diğer elçilerin kıssalarında bulunmayan anlatımlardır. 

Bu anlatımlarda esas alınması gereken nokta , kıssa içinde zikri geçen konuların bize dönük olarak neler ifade edebileceği olması gerekmektedir ki kıssa bir masala dönüşmesin. Kıssa içinde geçen bu anlatımlar konusunda, farklı zamanlarda yaptığımız çalışmalar mevcut olup , bu çalışmalarda esas aldığımız nokta , kıssa içindeki anlatımların bize dönük neler söylemiş olabileceği üzerinedir.

Sonuç olarak ; Süleyman (a.s) kıssasında geçen bazı anlatımlar eğer bize dönük mesajlar ihtiva etmesi üzerinden okunmayacak olursa , kıssa masala dönüşecektir. Karıncalar ile konuşan Süleyman (a.s) artık ölmüş, ve bir daha dünyaya gelmeyecektir. Sebe hükümdarının tahtını bir anda yanında bulabilecek güce sahip olan Süleyman (a.s) artık ölmüş , ve bir daha dünyaya gelmeyecektir. Ancak Süleyman (a.s) ın mülk ve güç sahibi bir hükümdar elçi olarak tüm zamanlara olan mesajı ölmeyecek ve daima yaşayacaktır.

Onun kıssasının mesajı da , elindeki güç ve servetin onun ile kıyaslanması mümkün bile olmayan bazı kimselerin , ellerindeki gücü onlara Allah (c.c) nin verdiğini unutarak , Allah'a kafa tutmaya kalkmamaları gerektiği , Süleyman (a.s) gibi elinde bulundurduğu güce kıyamete kadar kimsenin ulaşmasının mümkün olmadığı bir kimsenin bu gücü karşısında en küçük bir kibre dahi kapılmamış olmasını dikkate alarak , onun yolundan gitmeleri gerektiğidir.  

Kulun imtihanı sadece fakirlik hastalık gibi şeylerle yapılmaz , güç , servet , ihtişam gibi insanlara çekici gelen şeyler de kullar için bir imtihan olup , fakirlikten daha zor bir imtihan biçimidir. Bu imtihanı başarılı ve başarısız olarak geçenler hakkında yapılan anlatımlardan bizler kendimize dönük mesajlar çıkararak , olumlu ve olumsuz örnekler üzerinden hayatımızı yönlendirmek durumundayız.

Ellerinde güç ve servet bulunan kimseler , ellerinde bulunanların kendilerine geçici bir süre için verilmiş imtihan aracı olduğu bilincinde bir yaşam sürdükleri müddetçe , kıyamet günü bu gücü en iyi biçimde kullanan bir elçi olarak Süleyman (a.s) ile birlikte olacaklardır. Bunun aksi yönünde davranışlar sergileyenler ise , Firavun , Haman ve Karunlar ile birlikte olacaklardır.

                                      EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.

27 Kasım 2016 Pazar

Fussilet s. 30-32. Ayetleri : Melekler İnsan Üzerine Nasıl İner ?

Yazımıza konu olarak seçtiğimiz ayetlerde, Allah (c.c) biz iman etmiş kullarına bir vaatte bulunmaktadır. Bu yazımızda Allah (c.c) nin bu vaadinin hayat için nasıl gerçekleştiğine dair bazı tespitlerde bulunmaya çalışacağız.

[041.030] Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâat olunan cennetle sevinin! derler.
[041.031]  «Biz, dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriniziz. Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir ve istemekte olduğunuz her şey de sizindir.»
[041.032]  Gafur, Rahim olanın ikramı olarak.

Bu ayeti literal bir anlam dahilinde okumak , bazı problemleri beraberinde getirerek , bu inişin keyfiyeti ve insanların bu sözleri duyup duymadıkları tartışma konusu olacak , ve asıl mesaj buhar olup uçacaktır. Allah (c.c) nin vaadi yalan olmayacağına , ve vaadinden asla dönmeyeceğine göre , bu ayetlerde bize haber verilenlerin, bizim hayatımıza nasıl yansıyabileceği ve nasıl anlaşılması gerektiği konusu önem kazanmaktadır.

Bilindiği üzere Kur'an'da bir çok ayette Allah (c.c) , kullarına yardım edeceğini vaat etmekte , bu vaadin yaşanan hayatlarda nasıl gerçekleştiği ise , elçi kıssaları ile bizlere gösterilmektedir. Biz bu kıssaları okumak ile sadece geçmişte yaşanmış bazı olayları değil , "Sünnetullah" dediğimiz toplumsal işleyiş yasalarının , insan hayatında nasıl pratik bulduğunu da öğrenmekteyiz. 

Konumuz olan ayetlerin, Allah'ın yardımının kuralı ve bu kuralın nasıl işleyeceği , hak ediş neticesinde bu kuralın işleyişinin, Meleklerin lisanı üzerinden anlatılmış olması çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Allah (c.c) ye yapmış olduğumuz dualarımızın içeriğinde , dünya genelindeki Müslümanların yaşadıkları zulme engel olması , onun bize yardım etmesi , Bedir savaşında olduğu gibi Melekleri indirmek sureti ile yaptığı yardımın aynısının bugünde gerçekleşmesi , Kabe'yi yıkmak için gelen orduya yaptığı , ebabil ile kafirleri helak etmesi gibi sözlerle, ondan yardım talebinde bulunmak yatmaktadır.

Fakat yardım isteklerimiz bir türlü karşılık bulmamakta , zulüm ve gözyaşı, başta İslam coğrafyası olmak üzere , dünyanın dört bir yanında tüm hızıyla sürmektedir. Allah (c.c) bu yapılanları elbette görmekte , fakat yardım elini bizlere bir türlü uzatmamaktadır. Yardım elinin uzanmamasına sebep olarak, bizden kaynaklanan bazı hataların bu vaadin gerçekleşmesine engel olduğunu söyleyebiliriz. Halbuki yardım vaadi kıyamete kadar geçerli ise, ki öyledir yardım hak edenlere kıyamete kadar yapılacaktır.

Allah (c.c) kullarına vaat ettiği yardımını, sadece elçi kıssalarında yaptığı yardımlar ile sınırlamamış , veya sadece Bedir veya Huneyn gününde bu yardım vaadini sonlandırarak defteri kapatmamıştır. Yardım defteri kıyamete kadar açık kalacak , ancak bu defterin açık kalması, bir takım yasalara bağlı olmak kaydını taşımaktadır. 

Allah (c.c) Meleklerini kullarının üzerine sadece Bedir gününde değil, kıyamete kadar indireceğini, konumuz olan Fussilet s. 30. ve 32. ayetleri arasında vaat etmektedir. Yalnız 30. ayette, Rabbimiz Allah'tır diyerek bu yolda yürümek gerektiği  şeklinde bir ifade ile, bu inmenin şartını görmekteyiz. Rabbimiz , beyan ettiği şartı gerçekleştirenlerin üzerine Meleklerini kıyamete kadar indirecek , ve bu vaadinden asla dönmeyecektir. 

Rabbimiz Allah'tır diyerek bu yolda yürümek, hayat içinde nasıl gerçekleşecektir ?. 

"Rabbimiz Allah'tır" sözünün sadece dil ile söylenmesi yeterli olmamakta , devamında "Bu yolda yürümek gerektiği" ifade edilerek , bu sözün hayat içinde gereğinin yerine getirilmesi hatırlatılmaktadır. Bu nokta çok önemli olup , yardım vaadinin yerine gelmemesinin sebebini de , bu cümlenin hayat içinde yerine gelmemiş olmasından anlamak mümkündür. , "Rabbimiz Allah'tır" sözünün sadece dil ile söylenerek , bu sözün hayat içinde gereğinin yerine getirilmemesi yardım yasasının işlememiş olmasının başlıca nedenidir. 

"Rabbim Allah deyip sonra doğru bir yol üzerinde yürümek" cümlesi, içinde çok geniş anlamlar barındırmaktadır. Allah (c.c) nin "Rab" olarak bilinmesine dayalı bir tarzından ödün vermeden yürümek, ve bu bilinci hayatın her safhasında unutmamak, bize dünya ve ahiretin kapılarını açacaktır. 

Kur'an kavramlarının içinin boşaltılmış olmasının verdiği zararlardan bir tanesi , Allah'ın "Rab"  olarak bilinmesinin hayat içinde nasıl pratiğe dökülmesi gerektiğini maalesef biz Müslümanlara unutturmuş olmasıdır. Allah'ın rab olarak bilinmesi ve bu bilinç temeline kurulu bir hayat tarzı yerine , bir çok rabler ittihaz edinmiş hayat tarzı üzerinde yaşayanlara elbette Allah yardım etmeyecektir. 

İtikat bazında Allah (c.c) dışında kitaplar ve kişiler ihdas ederek o kişi ve kitaplar üzerinden din algısına sahip olanlara , siyasi , iktisadi , sosyal v.s gibi yaşamı ilgilendiren konularda, Allah (c.c) dışında , insanlar tarafından ortaya atılan izm ler ile yönetilmek sureti ile başka rabler ittihaz eden Müslümanlara , Allah nasıl yardım edecektir ?.  Allah'ın yardımının işlemesinin kuralı , onun hayatın her alanında rab olarak tanınması , ve onun hayatın her alanında olması ile mümkün olacaktır. Onu devreden çıkararak başka rabler tanıyanların , başı dara düştüğünde ondan yardım istemesi elbette abes olacak , ve yardım asla gelmeyecektir.

Rabbim Allah diyerek , doğru bir yol tutanların üzerine Melekler nasıl iner ?.

Fussilet s. 30. ve 32. ayetler arasında Melekler tarafından söylenen sözler temsili bir anlatım olup , bir beşerin kulağıyla duyması, veya inen Melekleri göz ile görmesi asla söz konusu değildir . Meleklerin ağzından çıkan bu sözler , "Rabbim Allah" diyerek doğru bir yol üzerinde gidenlerin, kendilerine yardım kapısının açılmasını hak ettiklerini , artık önündeki engellere aldırmadan yürümeleri gerektiğini ifade etmektedir. 

Her kim "Rabbim Allah" diyerek , bu sözün gerektirdiği yaşantı üzerinde olursa Allah'ın yardımı ona ulaşacak, ve arkasında büyük bir güç olduğunu bilerek ona göre hareket edecektir. Meleklerin Kur'an'da, Allah (c.c) nin iman eden kullarına olan yardımının  vasıtası olması açısından bir göreve sahip olduğu beyan edildiği için , bu anlatım Meleklerin lisanı üzerinden gerçekleştirilmektedir.

Kur'an gayb alanına giren konuları zihnimizin algılaması mümkün olmadığı için, zihin dünyamızın tecrübe alanına giren konulara benzeterek anlatmaktadır. Allah (c.c) gayb alanına girmesi nedeniyle bizim kendisini tanıyabilmemiz için zihin dünyamızın aşina olduğu bir kavram olan, mülk ve saltanat sahibi olan bir hükümdara benzeterek anlatmaktadır. 

Melek kavramı ise bu benzetme ile alakalı olarak , bir hükümdarın çevresinde olan , elçi , danışman , ordu gibi unsurların somut bir hale getirilmiş olmasını ifade etmektedir. Allah (c.c) bir hükümdar olarak meleklerden elçiler seçmekte (Hacc s.75 , Nahl s. 2) , etrafında "Mele i Ala" dediği danışmanları bulunmakta (Sad s. 69 , Saffat s. 8) , düşmanlarını bozguna uğratacak orduları bulunmaktadır (Enfal s. 40 , Fetih s. 4-7). 

Allah (c.c) mülk sahibi bir hükümdar olarak , mülkünün ve mülkü üzerinde yaşayan, ve  onu gerçek rab ve ilah olarak kabul  etmiş olan kullarının da koruyucusudur. Bu korumayı bizlere zihin dünyamızın aşina olduğu "Ordu" kavramı ile anlatmaktadır. Kendisine baş kaldıranları helak etmek için, veya kendisini ilah ve rab olarak tanıyan kullarını korumak için gerekli olan güç  "Allah'ın Orduları" deyimi şeklinde , Kur'an içindeki ayetlerde kullanılmaktadır. Allah'ın ordularının mensubu olan askerler de haliyle gaybi bir kavram dahilinde olacak, ve bu ordular "Melek" kavramı ile ifade edilecektir. 

[008.012]  Hani Rabbın, meleklere: Ben sizinleyim, haydi iman edenlere sebat verin, diye vahyetmişti. Ben, küfretmiş olanların kalblerine korku salacağım. Artık siz de vurun boyunlarının üstüne, vurun tüm parmaklarına.

Melek , iyilik ve güzellik etrafında şekillenmiş tüm olumlu şeyleri ifade eden bir kavram olarak , insanların öteden beri bildiği bir kavramdır. Allah (c.c) kendisine iman eden ve güvenen kullarına olan desteğini , kullarının bildiği ve şahit olduğu bir kavram dahilinde anlatarak , onlara olan desteğini  Melekler ile somut bir hale getirmek sureti ile ifade etmektedir. 

Allah'ın ordularının desteğinin arkalarında olduğunu bilenlerin Bedir'de aldığı başarı buna canlı bir örnektir. "Rabbimiz Allah'tır" diyerek doğru bir yol üzerinde giden Müslümanlar az olmalarına rağmen , kendilerinden daha fazla olan müşrik ordusunu mağlup etmişlerdir. Aynı Müslüman ordusu bu sözlerin gereğini, Uhut harbinde yerine getirmemesi nedeniyle mağlup olmuştur.

[009.040] Eğer siz ona yardım etmezseniz; doğrusu Allah, ona yardım etmişti. Hani kafirler onu çıkarmışlardı da, o ikinin ikinicisiydi. Hani onlar mağarada idiler ve hani o, arkadaşına; üzülme, Allah bizimledir, diyordu. Bunun üzerine Allah, ona sekinetini indirmişti, onu sizin görmediğiniz ordularla desteklemişti. Ve küfretmiş olanların sözünü alçaltmıştı. Allah'ın kelimesi ise en yüce olandır. Allah; Aziz'dir, Hakim'dir.

Rabbimiz Allah'tır sözünü hayat içinde pratiğe döken Muhammed (a.s) ve yol arkadaşına , mağarada ölüm ile burun buruna geldiklerinde yapılan yardım "Görülmeyen ordular ile desteklenmek" şeklinde ifade edilmektedir. Ne Muhammed (a.s) ne de arkadaşı kendilerine yardım edenleri göz ile görmemişlerdir. Fakat mağarada ölüm ile burun buruna geldiklerinde , onların ölümden kurtulmuş olmaları böyle ifade edilerek , bu kurtuluşu sağlayan güç ve kuvvetin Allah (c.c) olduğu hatırlatılmaktadır. Bedir savaşı ile ilgili ayetlerde "Onları siz öldürmediniz Allah öldürdü , Attığın zaman sen atmadın Allah attı" (Enfal s. 17) ifadeleri, Bedir'de olan yardımın ifadesidir.

Bizler Meleklerin askerlik yaptığı orduların nasıllığı üzerinde herhangi bir fikir yürütebilecek bilgilere sahip değiliz. Bu ifadeler kendisini bizlere güç ve kudret sahibi olan bir hükümdara benzeterek tanıtan Allah (c.c) nin , bir hükümdarın düşmanlarına korku , dostlarına ise güven veren ordulara sahip olması gerektiğine binaen yapılmış anlatımlardır. 

Bu noktada Meleklerin varlığı, yokluğu veya ne oldukları noktasında bir takım tartışmaların yapılmış olduğu , konu ile alakalı olanların malumudur. Bu tür tartışmaların gereksiz ve yanlış olduğunu hatırlatarak , gayb ile alakalı olan konularda, verilmek istenen mesajı okumaya çalışmak , üzerinden mesaj verilen kişi veya varlıkların varlığı veya yokluğunu tartışmanın anlamsız olduğunu da ortaya koyacaktır. Varlık veya yokluk üzerinden yapılan tartışmalar , bizlere yaşantı içinde herhangi bir getiri sağlamayacak , sadece entellektüel bir faaliyet olarak kısır tartışmalar içinde, bize verilmek istenilen mesajların buharlaşmasını sağlayacaktır.

[003.160] Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur; eğer sizi yardımsız bırakıverirse, O'ndan başka size yardım edecek kimdir? İnananlar yalnız Allah'a güvensinler.

Sonuç olarak : İnsan fıtri olarak arkasında kendisine güvendiği , kendisinden güçlü olduğuna inandığı , başı dara düştüğünde yardımını görebileceği , güç ve kudret sahibi olan kimselere ihtiyaç duymaktadır. Allah (c.c) insanın yaratıcısı olarak fıtratından gelen bu ihtiyaca gerçek olarak cevap veren tek varlık olduğunu haber vererek , güvenilmesi gereken adresin sadece kendisi olduğunu beyan etmektedir. Kullarının bu güveninin boşa olmadığını göstermek için , teşbihi bir anlatım dahilinde Meleklerden oluşan ordular sahibi olduğunu , gerektiği zaman bu ordusunu kendisini rab olarak tanıyan kullarına yardım için göndereceğini bizlere bildirmektedir.

Fussilet suresi 30-31 ve 32. ayetleri işte bu yardımın hangi şartlarda meydana geleceğini , Allah'ın yardımının somut hale getirilmiş şekli olan Meleklerin lisanı üzerinden anlatmakta , Allah'ın yardımına mazhar olanların dünya ve ahirette mutluluğa kavuşacağını haber vermektedir.  

Melek , gaybe ait bir kelime olması nedeniyle , üzerinde bir takım spekülasyonlar yapılabilmektedir. İnsanın görünmeyen olan merakı , bu kelime ile ifade edilen varlıkların nasıllığı konusu cevabını aramaktadır. 

Fakat Kur'an bu sorunun cevabını bizlere vermemektedir. Nedeni ise, gaybi alana dair bir konu olması ve bizim zihnimizin bu alan ile ilgili bilgileri algılama konusunda yetersiz kalmasıdır. Biz Melek kelimesi ile anılan varlıkların ne olduğu veya ne olmadığından ziyade , bize anlatılan işlevi üzerinde bilgi verilmiş olmasını dikkate alarak , sınırları zorlamamak zorunda olduğumuzu düşünmekteyiz. 

İman edenlerin üzerine Melek inmesi , Allah'ın gücünün ve yardımının arkalarında olduğunu bilmeleri ve arkalarında olan bu gücün mağlup olmasının imkansız olduğunu bilerek hareket etmelerini sağlamaya matuf , moral ve motivasyon sağlayan anlatımlardır.

Fussilet s. 30-31-32. ayetlerde anlatılan bilgileri bu doğrultuda okumaya çalışarak , gaybı taşlamadan bize verilmek istenilen mesajı okumaya gayret ettik. 

                                  EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.


12 Kasım 2016 Cumartesi

Araf s. 175-177. Ayetleri : Allah (c.c) Bir İnsanı Nasıl Yükseltir ? ve İsa (a.s) ın Yükseltilmesi

Kur'an bazı ayetlerde , insan , hayvan ve bitki misalleri üzerinden örnekler göstererek , vermek istediği mesajın bizler tarafından daha kolay ve net bir şekilde anlaşılmasını sağlayan bir üslup kullanmaktadır. Ayrıca Kur'an, kendi içinde öyle bir anlam örgüsüne sahip bir kitaptır ki , hiç alakası olmadığını düşündüğümüz bir ayetin , başka bir ayet ile bağını kurarak , bazı müphem ve üzerinde spekülasyon yapılabilecek ayetlerin ve konuların anlaşılmasında bizlere yol göstericilik yaptığını da görebiliriz. 

Yazının başlığından anlaşılacağı üzere konumuz olan ayetlerin , İsa (a.s) ın yükseltilmesi ile ilgili nasıl bir bağının olabileceği sorusu akla gelecektir. Yazıyı iki bölüme ayırarak ,önce konu ile ilgili ayetlerin üzerinde bir tefekkür yapmaya çalışacak , ikinci bölümde ise , ilgili ayetlerin Al-i İmran s. 55 ve Nisa s. 158. ayetinde geçen İsa (a.s) yükseltilmesinin ne anlamda olabileceği yönündeki bize gösterdiği yolu anlamaya gayret edeceğiz.

[007.175]  Onlara, şeytanın peşine taktığı ve kendisine verdiğimiz ayetlerden sıyrılarak azgınlardan olan kişinin haberini oku.
[007.176] Eğer biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. . Fakat o; yere saplandı ve hevasına tabi oldu. Artık onun hali; o köpeğin hali gibidir ki, üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin hali böyledir. Sen, kıssayı anlat. Belki düşünürler.
[007.177]  Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmetmiş olan kavmin durumu ne kötüdür!

Haberi okunan kişinin kim olduğu hususunda, tefsirlerde bazı isimlerden bahsedilmektedir. İsrailoğullarına mensup bir kişi olan Bel'am Bin Baura , Ümeyye Bin Ebi Salt , Ebu Amir gibi isimler , tefsirlerde geçen bazı isimlerdir. Hatta bazıları , kendisine elçilik verilmiş, fakat bu görevi terk etmiş bir kimseden bahsedildiği yönünde görüşler ortaya atmışlardır. 

Haberi okunan kişinin kimliği şayet çok önemli olsaydı, Kur'an mutlaka bir isimden bahsederdi. Ancak burada sadece belirli bir zaman içinde yaşamış şahsiyeti kast etmekten çok , tüm zamanlarda yaşayacak ve Allah'ın ayetlerini yol gösterici olarak hayatlarında ikame etmeyenlerin düştükleri durum bir mesel ile anlatılmaktadır. Ayette bahsedilen kişinin kimliği hakkında fikir yürütmek gerekirse rivayetleri baz almak yerine , Kur'an'ı baz alarak şöyle bir fikir yürütebiliriz ; 

176. ayet içinde geçen , "vettebea hevahu" (hevasına tabi oldu) cümlesinin aynısını , Taha s. 16. ayetinde , Allah (c.c) ile Musa (a.s) arasında geçen konuşmada da görmekteyiz. "Sakın ona (o saate) inanmayıp hevâsına tâbi olan (vettebea hevahukimse, seni ondan alıkoymasın. Sonra helâk olursun.»

Taha s. 16. ayetinde bahsedilen kişi , Musa (a.s) ın gönderileceği kişi olan Firavundur. Musa (a.s) kendisine verilen 9 ayet ile (İsra s. 101) iman etmesi için Firavuna gitmiş , Firavun ise bu ayetleri ret etmiştir. Araf s. 176. ve Taha s. 16. ayetindeki cümlelerin aynı olmasından yola çıkarak , konumuz olan ayetlerdeki bahsedilen kişinin Firavun olması daha muhtemeldir. 

Bu noktada Firavun'un yaşamış ve ölmüş bir şahsiyet olarak ondan bahsedilmesinin bugüne dair ne gibi mesajı olabileceği sorusu gündeme gelecektir.

Biz burada bahsedilen kişinin kimliğini tartışmaktan çok , verilmek istenen mesajın evrensel bir yönü olduğunu dikkate alarak , Firavun karakterinin de sadece Musa (a.s) kıssasında yaşayan ve ölen bir karakter değil , zulmün sembol bir ismi haline geldiğini , bundan önceki Araf s. 163-171. ayetler arasını konu aldığımız yazımızda belirtmeye çalışmıştık. Yani kıssada anlatılmak istenen belirli bir kişi değil , Allah'ın ayetlerine karşı inkarcı bir tavır takınanların anlatılmasıdır. 

Firavun karakteri Kur'an'da adı geçen , Allah'a karşı inkar ve isyan konusunda baş rol oynayan aktörlerden birisi olarak bedenen yaşamış ve ölmüş, fakat isyan ve inkar konusunda sembol bir isim olarak kıyamete kadar onun işlevini sürdürecek olan başka insanlar tarih sahnesine çıkacaktır.

"Dileseydik onu, bununla yükseltirdik." cümlesi içindeki "Dileseydik" kelimesi , bilindiği gibi Kur'an içinde sıkça geçmektedir. Bu cümle ile anlatılmak istenileni " Eğer biz onu zorlasaydık ayetlerimize iman ettirirdik" şeklinde bir cümle ile ifade edebiliriz. Allah (c.c) böyle demekle, kullarını kendi hür iradelerini kullanma konusunda serbest bıraktığını ifade etmektedir. Kul kendi hür iradesi ile inkarı seçmiş , seçtiği yolun karşılığında hak ettiğini görecektir. 

Kullar hür iradeleri ile yapmış oldukları seçim sonucunda , Allah'ın ayetlerine bürünmüş bir hayat sürerek YÜKSELTİLMEYİ , yine hür iradeleri ile yaptıkları seçim sonucunda Allah'ın ayetlerinden sıyrılmış bir hayat sürerek ALÇALTILMAYI hak edeceklerdir. 

Mutaffifin suresine baktığımızda , hesap günü ile ilgili olarak verilen bilgilerde amel defterlerinin "Siccin" ve "İlliyyin" olarak isimlendirilen bir yerde olduğu haber verilmektedir. Siccin kelimesi alçaltılmışlığı ifade ederken , İlliyyin kelimesi ise yükseltilmişliği ifade etmektedir.

"Fakat o; yere saplandı" Bu deyim, bizim dilimizde de kullandığımız "Dünyaya kazık çakmak" deyimi ile aynı sayılır. Her iki deyim de sadece dünya hayatını düşünerek yaşamayı , ahiret bilinci içinde olmamayı ifade etmektedir. Allah'ın ayetlerinden sıyrılmış bir yaşam sürenlerin başta gelen özelliği , ahireti inkar eden ve yok sayan bir yaşam sistemini esas almış olmalarıdır.

" Artık onun hali; o köpeğin hali gibidir ki, üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur." Allah (c.c) nin ayetlerini yalanlayan topluluğun hali görsel bir tasvir şeklinde bu cümlede anlatılmaktadır. Herkesin tecrübe alanına dahil bir bilgi olan köpeğin cümle içindeki hali , yorgun , susuzluktan bitkin düşmüş , zelil bir hali anlatmaktadır. 

Allah (c.c ) nin ayetlerini vermesi belirli kişilere değil , yarattığı bütün insanlara şamildir. Bütün insanlar onun bir ayeti olup, yine onun insanlara verdiği nimetler olan ayetleri sayesinde hayatiyetini devam ettirmektedir. Ayetlerini vermesi sadece onu elçi olarak görevlendirmesi , veya dini bilgiler konusunda bilgi sahibi yapması değil , yaşam sahasına giren herkese verdiği nimetleri ifade etmesidir. Aldığımız nefes , içtiğimiz su , yediğimiz gıdalar , gibi yaşamımız için şart olan her şeyin genel adı "Allah'ın ayetlerini vermesi" olarak anlaşılmalıdır.

Araf s. 175. ve 176. ayetlerde bir kişi üzerinden verilen misal , onun bütün insanlara verdiği nimetlerine karşı kulluk görevini ifa etmeyerek , o ayetlere nankörlük etmek sureti ile , ayetlerden sıyrılmış duruma düşen insanları anlatmaktadır. Verilen köpek misali ise , bu insanların ne kadar zelil ve aşağılık bir durumda olduklarının bilinmesi için kullanılan bir misaldir. 

Kur'an içinde geçen bir çok ayet , Allah'a iman etmeyen insanları hayvan olarak tasvir etmektedir. Bu tasvirin amacı , insana verilen "Semi - Basar - Fuad" gibi duyu organlarının olması gereken gerçek işlevi , vahyi anlamak ve bunu hayatına aktarmak iken, bu organların gerçek işlevini yerine getirmeyerek insanın , "Kör - Sağır - Dilsiz" duruma düşmesidir. Duyu organlarının gerçek işlevini yerine getirmediği insan "Semi- Basar" (İşitme - Görme) gibi duyu organlarına sahip olan fakat kendisine söyleneni işitmeyen hayvanlara benzetilmektedir. 

176. ayette geçen "yükseltmek" tabiri , Allah'ın ayetlerine karşı hür iradelerini kullanarak şükreden ve kulluk gereklerini yerine getiren insanların durumunu ifade etmek için kullanılmıştır. Yine aynı ayette geçen , "yere saplandı" kelimesi ise , Allah'ın ayetlerine karşı, hür iradelerini kullanmak sureti ile şükretmeyerek kulluk gereklerini yerine getirmeyen insanların durumunu ifade etmek için kullanılmıştır . 

Dikkat edilirse bu kelimeler hakiki bir anlam değil, mecazi bir anlam ifade etmektedir. Şayet bu kelimeleri hakiki anlamda okuyacak olursak , yükseltmeyi yerden alıp bedenen göğe çıkarmak , yere saplanmayı ise , bedenen yerin dibine sokmak olarak anlamak  gerekir ki , bu tür bir anlam yanlış olacaktır.

"Alçaklık" ve "Yükseklik" kelimeleri , hakiki anlamda ölçü ile ilgili kelimeler olup , mecaz anlamda kullanıldığında insanın işlediği ameller sonucunda geldiği durumu ifade etmektedir. Bu anlamı İsa (a.s) ile ilgili olarak onun yükseltilmesi ile ilgili ayetin anlaşılmasında da kullanmak mümkündür. 

[003.055] Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni kendime YÜKSELTECEĞİM, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.

[004.158]  Hayır; Allah onu kendine YÜKSELTTİ. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Araf s. 176. ayetindeki yükseltmenin keyfiyeti , hakiki anlamda aşağıdan yukarı bir yükseltme değil , Allah (c.c) nin ayetlerine iman eden bir hayat sürülmesinin onun tarafından güzel bir karşılık göreceğinin anlatılması olduğuna göre , İsa (a.s) ın da yükseltilmesinin hakiki anlamda değil , 176. ayet doğrultusunda mecazen anlaşılması daha doğru olacaktır. 

İsa (a.s) yaşadığı hayat boyunca Allah'ın ayetlerine bürünmüş bir yaşam sürerek , alçaltılmayı değil , yükseltilmeyi hak etmiştir. "Alçaltılmak" ve "Yükseltilmek" şeklinde ortaya çıkan durum,  bütün insanlar için geçerlidir. Hayatları boyunca ayetlerden sıyrılmış bir yaşam sürenler ALÇALTILMAYI , hayatları boyunca ayetlere bürünmüş bir yaşam sürenler ise YÜKSELTİLMEYİ hak etmektedirler.   

İsa (a.s) ın yükseltilmesi de işte bu kabilden bir yükseltilmedir . Onun yükseltilmesini gerçek anlamda göğe bir yükseltme olarak algıladığımız zaman , bu sefer de Allah'a mekan biçme hatasına düşmek söz konusu olacaktır. 

İsa (a.s) ın göğe hakiki anlamda yükseltildiğini iddia eden "Ehli sünnet vel cemaat" fırkası , Allah (c.c) ile ilgili ayetleri literal bir okuma yaparak onun gökte olduğunu iddia edenlere karşı çok sert eleştirilerde bulunarak , bu iddianın yanlış olduğunu söylemektedir. Aynı fırka, Allah (c.c) nin  İsa (a.s) ı kendi yanına yani göğe çektiğini iddia etmekle literal bir okuma yaparak ona mekan biçme yanlışına düştüklerinin farkında bile değildir. Ehli sünnet fırkası bu çelişkili duruma maalesef, Kur'an'ı literal ve rivayet merkezli bir okuyarak düşmektedir. 

Sonuç olarak : Araf s. 175. ve 176. ayetleri , geçmişte yaşamış bir karakteri değil , kıyamete kadar yaşayacak , Allah (c.c) nin ayetlerini yaşamından çıkarmış olan insanların düştüğü durumun nasıl zelil ve alçak bir durum olduğunu bir misal ile anlatmaktadır. 

Aynı ayetler , Kur'an ayetlerinin birbiri ile olan anlam örgüsünün vermiş olduğu yol göstericilik ile , İsa (a.s) ın yükseltilmesi ile ilgili ayetlerin literal olarak okunması sonucunda ortaya çıkan yanlışı izale eden bir işleve de sahiptir.

Kur'an'ın literal olarak ve rivayetlerden okunması sonucu varılan , İsa (a.s) ın bedenen göğe yükseltilmiş olduğu iddiası , Kur'an merkezli bir düşünce etrafında değerlendirildiğinde yanlış ve çelişkili bir düşünce olduğu ortaya çıkmaktadır. 

"Alçaltılmak" ve "Yükseltilmek" kelimeleri mecazi anlamda , Allah'ın ayetlerine karşı insanların yaşam içinde takındıkları tavır sonucunda alacakları karşılığı ifade etmektedir. İsa (a.s) ın yükseltilmesi sadece ona has bir durum değil , Allah'ın ayetlerine bürünmüş bir hayat yaşayan bütün insanların alacağı karşılığı ifade etmektedir.

                               EN DOĞRUSUNU ALLAH (C.C) BİLİR.